Bediüzzaman'ın, maddenin hayalden ibaret olduğunu söyleyen idealizm (matriks) felsefesi hakkında görüşleri var mı, nedir?
Değerli Kardeşimiz;
Ayan-ı sabit konusu meseleye ışık tutar mahiyettedir.
Ayan: Bir şeyin zatı, esası, özü ve mahiyeti demektir; aynı zamanda kesret manasını ifade eden bir kelimedir. Sabit kelimesine izafe edilmesi ise, adem-i mutlaktan müberra olmasına delalet içindir.
Ayan-ı Sabite; “Eşyanın, Allah’ın ezelî ilminde sabit olan mahiyetleri.” “Mahiyetler Âlemi”
Onların harici bir vücut giydirilmiş haline de mahlûkat veya hakikat denilir.
Evet, her şeyin ve her mevcudun iki cephesi vardır. Birisi, mahiyet ve zatı; diğeri ise, hariçteki vücudu ve suretidir. Yani, cismani buududur. Her şeyin aslını ve özünü teşkil eden ise, zatı ve mahiyetidir. Bu da Allah’ın ezelî ve ebedî ilminde manevî ve ilmi olarak mevcuttur. Buna vücud-u ilmi de denir. Şayet, Cenab-ı Hak, ezeli irade ve kudreti ile ilminde sabit olan bu mahiyetlere ve asıllara harici bir vücut verirse, o zaman ilmîlik ve manevilikten mahlûkat ve şehadet âlemine intikal etmiş olur.
Cenab-ı Hakk'ın ezeli ilmindeki eşyanın mahiyet ve zatına ayan-ı sabit denir. Onun harici bir vücut giydirilmiş haline de mahlûkat veya hakikat denilir. Üstad'ın ifadesi ile daire-i ilmiden, daire-i kudrete çıkmış olana, mahlûk ve mevcut denilir. Daire-i ilmîde olan mahiyet ve aslına da, her şeyin bir nevi programı ve mahiyeti hükmünde olan vücud-u ilmî denilir.
O hâlde, ayan-ı sabite mutlak mânada “yok” değillerdir, ama henüz yaratılmadıkları için de “varlık” diye adlandırılmazlar. Bunlar, yaratıldıklarında ilim dairesinden kudret dairesine geçmiş olurlar ve onlara artık “mahlûk” denilebilir.
Varlıkların sağlamlık noktasında muhtelif dereceleri vardır. Allah’ın varlığı, ezelî ve ebedidir. Diğer bütün varlıklar Allah’ın varlığı yanında gayet zayıf, ehemmiyetsiz, sönük ve gölge gibi kalıyor. Bunun içindir ki, bazı büyük evliyalar (istiğrak halinde iken) eşyanın varlığını ya inkr etmişler ya da hayal derecesine indirmişler. Yalnız bu evliyaların bu halleri bir fikir ya da ilmi bir hakikat değil, aşkın ve aşk halinin bir coşkusudur. Bu evliyalar sadece Allah’ın varlığına hasr-ı nazar ettiği için, eşyanın hakikatini akıllarına ya da nazarlarına getirmiyorlar veya getiremiyorlar. Bu sebeple eşyanın hakikatini idrak edemiyorlar. Böyle mahsus birkaç evliyanın bu hususi halleri bir ölçü ve miyar sayılamaz.
Ehl-i sünnet alimleri ittifak ile "eşyanın hakikati sabittir" diye hükmetmişler ve madde âlemini kabul etmişlerdir. Üstad Hazretleri Ehl-i sünnetin ittifak ile kabul ettiği eşyanın hakikati sabittir fikrini aynen savunuyor ve kabul ediyor. Üstad Hazretleri eşyanın varlığını ve maddî boyutunu inkâr etmenin mahzurlu olacağını da ayrıca ifade ediyor.
Risale-i Nur'a göre madde vardır ve inkârı dalalettir. İbn-i Arabî gibi bazı evliyaların maddeyi inkâr etmeleri ise bir istiğrak hali, bir manevî coşkunluk sarhoşluğudur.
Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, eşyanın ezelden beri Allah’ın ilminde sabit olan suretlerine “ayan-ı sabite” diyor.
Seyyid Şerif Cürcanî Hazretleri ise, “Tarifat adlı” eserinde, bir şeyin ilâhî ilimde teşekkül eden hâline “mahiyet,” yaratılarak haricî vücut giymiş hâline de “hakikat” demektedir. Buna göre, “ayan-ı sabite” eşyanın mahiyetleridir.
Hariçte sabit olan bu hakikatlerin de hakikati esmâ-i İlahiyedir. Mesela, bir meyvenin İlm-i İlâhideki hali mahiyettir; bu mahiyet, yaratıldığında hakikat olur. Bu hakikat de esmâ-i İlahiyeden olan Rezzâk ismine dayanır, onun bir tecellisidir.
Her şeyin mahiyeti kaderin bir planıdır. O mahiyet bir kalıp görevi yapar ve İlâhî kudret o kalıba göre o varlığın cismini, maddesini yaratır. Elin kalıbı başka, ayağınki başka, güneşinki başka, ağacınki başkadır.
Ayan-ı sabite değişmez, kaybolmaz. Zira Allah unutmaktan münezzehtir. Zaten sabit olmanın mânası da budur. Nur Külliyatı’nda, “ayan-ı sabite” için “mevcudat-ı ilmiye” tabiri kullanılır ve mahlûkatın ölümle yok olmadıkları, “daire-i kudretten daire-i ilme geçtikleri” kaydedilir. Demek oluyor ki, bir mahlûk, yaratılmadan önce de ilim dairesinde bir varlığa sahipti, yaratılınca kudret dairesine geçti, ölümle de yokluğa gitmeyip yine bir ilmî vücuda sahip olacaktır. O hâlde, a'yân-ı sâbite mutlak mânâda “yok” değillerdir, ama henüz yaratılmadıkları için de “varlık” diye adlandırılmazlar. Bunlar, yaratıldıklarında ilim dairesinden kudret dairesine geçmiş olurlar ve onlara artık “mahlûk” denilebilir.
Yine, Risale-i Nur'da, mahlûkat mevte maruz kalınca, sureti ve cismi gider; hakikati ve mahiyeti devam eder. Bir nevi vücud-u maneviyeye inkılap eder, der. Devamında ise, "Adem-i mutlak yok ki bir şey oraya atılsın ve yokluğa mahkûm olsun" ifadesi ile bu meseleye işaret edilir. Sonuç olarak, ayan-ı sabit ilmin bir arşıdır diyebiliriz.
Allah’ın Zat-ı Akdesi ile beraber isim ve sıfatlarının da ezelî ve ebedî olması, mutlak yokluk ve hiçlik manasını ve ihtimalini ortadan kaldırıyor. Zira vacibü'l-vücud ile mutlak yokluk manası iki zıttır. İki zıttın beraber bulunması ise muhaldir. Bu yüzden, vacibü'l-vücud, adem-i mutlakı mahv ile tams/yok etmiştir. O zaman her şey, ister mevcud olsun, ister madum olsun, Allah’ın ezelî ve ebedî ilminde sabit ve daimdir ki, buna ayan-ı sabite deniyor.
Cenâb-ı Hak, insan ruhuna birçok ilâhî hakikati keşfedecek manevî âletler, hisler, duygular, hâller yerleştirmiştir. Biz, bir cümleyi önce zihnimizde teşekkül ettiririz. Böylece o cümle mutlak manada yokluktan kurtulmuş olur, ama ona “yazı” da diyemeyiz, zira haricî âlemde kendini henüz göstermemiştir. O cümleyi yazmayı irade edip, kudretimizi de bu yönde sarf ettiğimiz takdirde, cümlemiz yokluktan kurtularak varlık âlemine çıkar ve “yazı” adını alır.
Cümlenin ilmimizdeki ilk hâli O’nun mahiyetidir, bu mahiyet ayan-ı sabiteye misal olabilir. Yazıldıktan sonraki hâli ise hakikattir, bu yazı da âlemdeki mahlûklara bir misal olarak düşünülebilir.
Muhyiddin-i Arabî eşya arasındaki farklılıkları, a’yan-ı sabitelerin farklı oluşlarıyla izah eder.
Cenâb-ı Hakk’ın zâtı birdir ama isimleri yüzlerce, binlercedir. Hatta bazı zâtlara göre ilâhî isimler sonsuzdur. İşte bu isimler arasındaki farklılık, onların tecelligâhı olacak varlıkların da farklı mahiyette olmalarını zarurî kılmıştır.
Ayan-ı sabitenin “esmâ-i ilâhiyyenin gölgeleri,” oldukları kabul edilir. Bu gölgeler isimlerden haber verirler, ama onlara benzemezler. Bunların müstakil bir varlıkları yoktur. İlim dairesindeki taş, sert olmadığı gibi, ilim dairesindeki insan da hayat sahibi değildir.
Mahlûkat için “esmânın gölgelerinin gölgeleri” denilmekte ve “gölgenin gölgesi” için şöyle bir misal de verilmektedir:
Güneşin aynadaki aksi, onun gölgesi makamındadır, yani ondan haber verir ve varlık mertebesi itibariyle de onun varlığına nispetle gölge gibi zayıf kalır. O aynayı bir başka aynaya karşı tuttuğumuzda bu ikinci aynada birinci aynadaki “gölge güneş” tecelli eder. İşte bu ikinci tecellinin varlık derecesi ise “gölgenin gölgesi” kadardır.
Gölgenin tarifi şöyle yapılıyor; “zattan haber verir, ama zatın vasıflarını taşımaz.”
Bir ağacın gölgesine baktığımızda onun ağaç gölgesi olduğunu biliriz, ama o gölgeye ağaç demeyiz. Hakikî ağaçla onun arasında çok büyük fark vardır.
Allah’ın bütün sıfatları varlık âleminde tecelli eder, bu tecelliler o sıfatlardan haber verirler, onları bildirirler ancak aralarında sonsuz bir farklılık vardır. Meselâ, bu İlâhî sıfatlardan birisi kudrettir. Güneşin cazibesinden, yer çekiminden, insanın gücüne kadar bütün kuvvetler Allah’ın kudretinin tecellileridir, o kudretin varlığından haber verirler. Ama bu mahlûk kudretlerin hepsi Allah’ın sonsuz kudretine nispetle gölge gibi, hatta gölgenin gölgesi gibi zayıf kalırlar.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü