"Herhalde o kitabı bazılara ders verecek, ta o kıymettar kitap mânâsız kalıp beyhude olmasın...” İnsanların ders almaması o kitabı neden mânâsız bırakıp, beyhude ediyor? Esas olan Cenâb-ı Hakk'ın kendi kemâlatını seyretmesi değil mi?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Rızıkları yaratıp ondan faydalanacak muhtaçları yaratmamak hikmete zıt olduğu gibi, bu âlemde her şeyi nice manalarla, hikmetlerle doldurup onları anlayacak akıl sahiplerini yaratmamak da hikmete muhaliftir.

Cenâb-ı Hak, zâtı itibariye hiçbir şeye muhtaç değildir. Ancak esmâ için durum biraz farklıdır. İsimler tecelli isterler. Şu var ki, tecelli istemek başka buna muhtaç olmak daha başkadır. Üstadımız "Rahîm ismi şefkat etmek ister, Rezzak ismi rızık vermek iktiza eder, Latif ismi lütfetmek istilzam eder.”(1) buyurur.

Bir rızkı, mesela bir elmayı yaratmak Allah’a muhsus büyük bir mucizedir. Meyve ağacını bütün bir kâinattan süzmek, o ağaçtan da meyveyi süzmek ve üçüncü bir süzme ile de meyvenin içine çekirdeğini süzüp yerleştirmek her biri ayrı bir kudret mucizesidir. Ancak, o meyveyi yiyecek varlıkları yaratmasa o elma rızık olmaz, sadece bir sanat eseri olarak kalır. Bu ise bütün bu sanatları neticesiz kılar. Arz ettiğim gibi Allah’ın hikmeti buna müsaade etmez. Cenâb-ı Hakk'ın kendi kemâlatını seyretmesi esas olmakla birlikte bu meyvenin yenilmesi halinde hem Rezzak, Rahmân, Kerîm gibi çok isimler tecelli edecek, hem de o yenilen meyveden et, kemik, saç, kan vesair şeylerin yaratılmasıyla da ayrı isimler tecelli edecek ve böylece Cenb-ı Hak kendi cemâl ve kemâl-i manevîsini daha mükemmel bir aynada temaşa etmiş olacaktır.

Manevî cemâl ve kemâl ancak aynalarda görülür ve bilinirler. Mesela, sehavet bir kemâldir, ama görünmez; fakirlerin yedirip içirilmelerinde ancak o cemâl müşahede edilir. Cenâb-ı Hakk’ın da bütün esmâ ve sıfatları son derecede manevî cemâle ve kemâle sahiptirler. Bunların görünmesi ve bilinmesi ise ancak mahlukat aynalarındaki tecellilerle olur.

Birçokları küfür ve dalâlet sebebiyle, bir kısmı gaflet ve sefahat dolayısıyle bu mevcudat aynalarını hiç seyretmezler. Burada peygamberlik müessesesi devreye giriyor. Cenâb-ı Hak bu kâinat kitabını peygamberlere derecelerine göre okutuyor, ondaki esmâ ve sıfat tecellilerini seyrettiriyor. Sonra o mümtaz zatları insanlık âlemine muallim yapıyor. O vazifeli zâtlar, gönderildikleri kavmin kabiliyeti nisbetinde o kitabın manalarını ders veriyorlar. Bu noktada Allah Resûlünün (asm.) en büyük muallim olduğuna şu ifadelerle işaret ediliyor:

"Hem o acip kitabı bütün maânîsiyle, hakaikiyle ders verecek birisini, en birinci sahifeden ta nihayete kadar üstünde ders vere vere geçirecektir."

“... Hem umumunu, en âmm nazarlı, en küllî şuurlu, en mümtaz istidatlı bir ferde ders verecektir."(2)

İşte mi’rac bu hakikat derslerinin tümünün alındığı mukaddes yolculuğun ismidir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup, İkinci Makam.
(2) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz, Üçüncü Esas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...