"Ferdin ahkâmda istinbatı ve içtihadında -hevesi karışmamak şartıyla- o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına hüccet tutamaz." İzah eder misiniz?
- Herkes kendi anladığıyla amel edebilir mi?
- Eğer öyleyse mezheplere gerek kalır mı?
Değerli Kardeşimiz;
"Hem ferdin ahkâmda istinbatı ve içtihadında -hevesi karışmamak şartıyla- o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına hüccet tutamaz. Tâ bir nevi icma' o hükmü tasdik etsin."(1)
Buradaki "ferd" iki manaya geliyor.
Birisi; müçtehid seviyesindeki ferd, diğeri de hususî içtihada hali ve durumu tevafuk eden mukallit ferttir.
Müçtehid seviyesindeki fert, içtihad ve istinbat eder. Şayet bu içtihad icma’ tarafından tasdik edilirse, umuma teşmil edilir. Şayet icma tarafından tasdik edilmez ise, bu içtihad hususî ve ferde münhasır kalır.
Bu hususi ve münhasır içtihada, durumu uyan hâli tevafuk eden herhangi bir fertte uyabilir. Sadece bir müçtehid ve onun içtihadına uygun düşen bir ferde mahsus olan içtihad başkalarına hüccet ve delil olamaz. Bir içtihadın başkalarına delil ve hüccet olabilmesi, ancak icmanın tasdikine mazhar olması ile mümkündür.
Otuz iki farzı sayamayacak kadar ami ve avam adamların dinde içtihad edip istinbat etmesi pek mümkün değildir.
İçtihad makamı, çok yüksek ve derin bir ilim gerektiren bir makamdır.
İstinbat; herhangi bir işte çaresi istenen bir hâdise, bir konu karşısında elde bulunan prensipler ve bilgileri inceleme ve etraflı bilgi edinme, araştırma ve tashih etme ve mukayese ederek yeni bir netice ortaya çıkarmaya denir.
Herhangi bir işte böyle bir liyakat ve kabiliyet sahibi olanlar, o işin müçtehidi ve hakiki sahibi ve Allah katında selahiyetlileridir. Burada Allah'ın Peygamberine ve böyle selahiyetli kimselere müracaat tavsiye edilerek, bunlara da itaat etmenin Peygambere itaat etmeye bağlı olduğu anlatılmıştır. Bundan dolayıdır ki icmada geçerli olan görüş, bu gibi selahiyetli zevatın görüşüdür.
Yani işin mütehassısı olmayan avam ve cahil insanlar, ehl-i ihtisas olan insanlara tevessül etmek mecburiyetindedirler. Burada tavsiyeden öte; emir söz konusudur. Bu yüzden Ehl-i sünnet uleması, avam ve cahil insanların içtihad gerektirecek konularda, bir müçtehide tabi olmasının vacib olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.
“Onu (o meseleyi) peygambere ve içlerinden selahiyet sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, istinbata (hüküm çıkarmaya) kadir olanlar onu anlar, bilirlerdi.” (Nisâ Sûresi, 83)
Asr-ı saâdette, ashâbın karşılaştığı yeni meseleler yahut sordukları sualler hakkında ya ayet nazil oluyor yahut Allah Resulü (asm.) bunları yine vahye istinad eden kendi içtihadıyla cevaplandırıyordu.
Bu ayet-i kerimede, sahabe içinden bazı âlimlerin de içtihada (istinbat-ı ahkâma) selahiyet sahibi oldukları anlaşılıyor.
Asr-ı saâdetten sonra, İslâm’ın kısa zamanda çok uzak beldelere yayılması dolayısıyla, yeni meseleler ortaya çıktı. Bunları çözme vazifesini, Peygamber Efendimize (asm.) vekâleten selahiyetli âlimlerimiz deruhte ettiler. Onlar yaptıkları içtihadlarla, inkişaf dönemindeki birçok yeni meseleyi ayet ve sünnetin ışığında neticeye kavuşturdu ve İslâm’a büyük hizmet ettiler.
Bu, Allah’ın hususî bir ihsanı ve manevî bir tavzifiyle olmuştur. Nitekim o dönemden sonra içtihad kapısı kapanmamışsa da o dönemin müçtehidlerini bu sahada aşan kimse çıkmamıştır. Yahut böyle bir selhiyete sahip âlimler gelmiş olsalar bile, onlar da mezhep imamlarına tabi olmayı tercih etmişler, yeni bir içtihad yapmamışlardır.
Müçtehidler, bir dernek kurar gibi mezhep kurmuş değillerdir. Ortaya çıkan yeni meselelerde kendi görüşlerini ortaya koymakla iktifa etmişler ve kendileri bu içtihadla amel etmişlerdir. İçtihada kudreti olmayan çok büyük bir kısım ise bu zâtların ihtisaslarına hürmet ederek, onların içtihadlarına tabi olmuşlardır. Böylece on iki kadar mezhep ortaya çıkmış, bunlardan sekizinin etbaı kalmamış, dört mezhep ise günümüze kadar devam etmiştir.
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazalî hazretleri İmam Şafiî’nin içtihadına tabi olmuş, keza Üstad Bediüzzaman hazretleri de “Ben Şafiîyim” diyerek fıkıhta İmam Şafiîye bağlı olduğunu beyan etmiştir. Keza, asrımızın Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış bulunan büyük müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen gibi nice zatlar da içtihad yapmaya kalkışmamış, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezhebine tabi olmuşlardır. Dört büyük müçtehidin içtihadları böyle yüzlerce dâhi âlimleri, müceddidleri, kutupları tatmin ettiği ve onları yeni bir içtihad yapmaktan alıkoyduğu halde, günümüzde bazı kesimlerin mezhep imamlarına tabi olmayarak kendi akıllarının kestiği şekilde hareket etmeye cür’et etmeleri hayret vericidir.
Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri “Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı eserinde müçtehidleri sekiz sınıfa ayırıyor. Ve en alt tabakadaki müçtehidlerin “mukallidler” olduğunu kaydediyor. Mukallid, kendisi içtihada selahiyetli olduğu halde içtihad yapmayıp başka bir müçtehidi taklit eden demektir. Bu sekizinci grupta olanlara misal olmak üzere, parantez içerisinde, (İbn i Abidin gibi) diyor.
Bizim mezhebimizde en büyük fetva kaynağının sahibi müçtehitlerin mukallid sınıfına giriyor.
(1) bk. Emirdağ Lahikası-II, 72. Mektup.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar