"İnsan ise, şecere-i hilkatin zîşuur meyvesidir. Meyve ise, en cemiyetli ve en uzak ve en ziyade nazarı âmm ve şuuru küllî bir cüz’îdir." izah eder misiniz? "Şuuru külli bir cüzidir" derken, cüzi ile ne anlatılmak isteniyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İnsan ise, şecere-i hilkatin zîşuur meyvesidir. Meyve ise, en cem'iyetli ve en uzak ve en ziyade nazarı âmm ve şuuru küllî bir cüz'üdür. Nazarı âmm ve şuuru küllî zât ise, o San'atkâr-ı Zülcemâl'e muhatâb olup görüşen ve küllî şuurunu ve âmm nazarını tamamen Sâniinin perestişliğine ve san'atının istihsanına ve nimetinin şükrüne sarfeden en yüksek, en parlak bir ferd olabilir." (1)

Meyvedar bir ağacın bütün incelik ve hususiyetleri meyvesinde toplanır. Âdeta o meyve, o ağacın bir özeti, bir programı hükmündedir. Bir elma, elma ağacının bütün hususiyet ve inceliklerini bünyesinde taşır. Sonraki nesillere ve zamanlara, neslini taşıma vazifesi de o meyvenin görevidir.

Ağacın bütün kökü, gövdesi, dal ve budakları, yaprak ve çiçekleri, hepsi bir noktaya bakar ve o nokta için hareket ederler. Hizmetleri de o noktayadır. O nokta ise, ağacın en sonunda ve en kuşatıcı yerinde duran meyvesidir. O meyve olmasa, o ağacın bütün hareket ve hizmetleri boşa çıkar ve sonunda yanmak için odun olur.

Kainat bir ağaç gibidir. Meyvesi ise, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını anlayacak, tartacak, ölçecek cihazlarla donatılmış ve Allah’a külli bir muhatap olma kabiliyetinde olan insandır.

Allah’ın bütün cemal, kemal, şuunat, isim ve sıfatlarını, kainat levhalarında göstermesine mukabil, bütün o cemal, kemal, şuunat, isim ve sıfatlarını anlayıp, üzerinde gösterip, karşılık verecek mahiyet ve kabiliyete sahip yegane varlık insandır. İnsanlık içinde de en kamil manada bu vazifeyi yerine getiren İki Cihan Serveri Hazreti Muhammed (s.a.v) Efendimizdir.

"İşte, herbir şahs-ı insanî, mahiyetinin câmiiyetiyle ve küllî şuuruyla ve umumî tasavvurâtıyla, bir şahıs iken bir nev' hükmüne geçmiştir. Bir nev'e gelen ve câri olan kanun, o şahs-ı insanîde dahi câridir." (2)

Allah bütün isim ve sıfatların hakiki membaı ve kaynağı olması noktasından, Zat-ı Akdesi insan cephesinde ve mahiyetinde teşahhus ve taayyün şeklinde tecelli edebilir. Tabi ki, bu tecelli manevi ve hissidir, yoksa hakiki ve maddi bir tecelli değildir.

Güneşin, bir aynada, ya da şeffaf bir damlada, timsali, yani zatının ve sıfatlarının bir cilvesi ve küçük bir numunesi, nasıl ki akseder, onda görünür. Bir cihetle küçük bir güneşcik manası o ayna ve damlada yerleşir. O damla ve aynada görünen güneşin timsali, güneşin kendi zatı ve sıfatları hakkında bize ciddi bir malumat verebilir. Hatta, Güneşte fani olanlar, o ayna ve damlaya, güneşin kendisi nazarı ile bakabilirler. Ya da o ayna ve damladaki güneşin timsali, o denli güneşin zatına kuvvetli işaret ediyor ki, adeta güneş gibi hususiyet kazanmış denilir.

Aynı şekilde, insan da bir ayna, bir damla gibi, Şems-i Ezelilin Zat-ı Akdesine, şuunatına, sıfatlarına, isimlerine öyle cami ve keskin bir ayinedir ki, bu cami ve keskinliğine kinaye olarak, Allah’ın manevi şahsı, ya da bütün isimlerin ve sıfatların müşahhas bir taayyünü insanda görünmüş gibi oluyor. İnsan mahiyetinde, adeta Allah’ın manevi şahsiyeti tecelli etmiş ve görünmüştür. Allah’a ait bütün yüce hal ve sıfatların, cüzi bir numunesi ve çok gölgelerden geçmiş zayıf bir tecellisi, insanın mahiyetinde cem olmuştur. Ve bu cem olan sıfatların cemi, somut bir şahsiyet ve hüviyet şeklinde insanın aleminde taayyün etmiştir. Yani bir şahıs gibi belirgin bir hal almıştır. Şahsı şahıs yapan ilim, irade, kudret, hayat, sem, basar, kelam gibi sıfatların cüzi olarak insanın mahiyetinde bulunması, teşahhusat-ı İlahi’ye tam bir mazhariyettir.

Evet, kainatın umumunda dağınık ve azametli olarak tecelli eden İlahi sıfat ve isimler, insanın mahiyetinde, ehadiyet sırrı ile temerküz etmiştir, bir nevi toplanmıştır. Bu yüzden, insan mahiyetinin suretinde İlahi vasıflar ve isimler teşahhus ve taayyün etmiştir. Yani, adeta somutlaşarak belirgin bir hale gelmiştir. İşte bu sırdandır ki, bir tek insan, mahiyetinin genişliği ve parlaklığı noktasından bütün insanlık gibi külliyet kazanıyor.

Ayrıca bir türde sabit olan hakikat, tür hükmünde olan fertte de sabit olur. İnsan ruhu sair türlerin üzerinde bir mükemmellikte olmasından dolayı, o türde sabit olan bütün hususiyetler insan ruhunda da sabit olur. İnsanın ruhu genişlemeye ve külliyet kazanmaya müsait olduğu için, diğer türlerin ortak ruhu hükmünde olan kanunlardan daha mükemmel ve daha tekamül ve terakkiye açık bir ruhtur. Bu sebeple bir insan, sair bütün türlerin fevkinde ve üstünde bir mahiyete sahiptir. Bütün insanlık olmasa tek bir insan kalsa, yine insaniyet manası ve hükmü o fert sayesinde devam eder ve potansiyel olarak bütün kainatın halifesi ve efendisidir. Zira bütün insanlıktaki vasıfların hepsi bir fertte de caridir. Bu sebepledir ki, ayette, "Bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibi olur." (Maide, 5/32) deniliyor.

Son olarak, Allah bir insanı bütün insanlık değerinde ve kıymetinde yaratmış ve sair bütün türlerin üstünde ve fevkinde bir makama çıkarmıştır. Bir şahıs iken bir nev' hükmüne geçmiştir, ifadesi insanın bu geniş ve külliyetli mahiyetine işaret eden bir deyim iken, cüzi ifadesi de onun, külliyeti içinde barındıran bir fert, bir şahıs olduğuna bakar. Evet insan külliyeti içinde barındıran bir cüzidir.

Özet olarak, cüzi küllinin küçültülmüş bir modelidir. Küllide ne varsa hepsi cüzide de vardır. Cüzi ile külli keyfiyeten aynı, kemiyeten farklıdır. Küllide azametli ve haşmetli olan meseleler cüzide de aynen, ama küçültülmüş ve mütevazı olarak vardır. Cüziye bakarak külli hakkında fikir edinilebilir. Mesela insan cüzi iken, insanlık küllidir. İnsanlıkta ne varsa, aynısı insanda da vardır. İnsan ile insanlık arasında sadece kemiyet farkı vardır.

(1) bk. Sözler, On Sekizinci Söz.
(2) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

Ziyaretçi (doğrulanmadı)
"insanın mahiyetinde adeta allahın manevi şahsiyeti tecelli etmiş ve görünmüştür"allah için" şahsiyet" ifadesini kullanmak doğru olur mu? bu kelime yerine farklı bir kelime kullanılamaz mı?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

Bu ifadeyi Üstad İkinci Şua'da kullandığı için, bizler de ona istinaden kullandık. Orada şöyle geçiyor:
"Hem tevhid sırrıyla, şecere-i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlâhiye, bir ehadiyet-i Rabbâniye ve sıfât-ı seb’aca mânevî bir sima-i Rahmânî ve bir temerküz-ü esmâî ve  اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ deki hitaba muhatap olan Zâtın bir cilve-i taayyünü ve teşahhusu tezahür eder. Yoksa, o şahsiyet, o ehadiyet, o sima, o taayyünün cilvesi inbisat ederek kâinat nisbetinde genişlenir..."
(1)
(1) bk. Şualar, İkinci Şua, Birinci Makam.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)
risale-i nurdaki kullanımıyla izah getirdiğinz için teşekkürler 2. şuayı kısa zamanda mütalaa yapacağım
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...