"İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile ism-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp..." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"İnsanı dalaletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile ism-i Bâtın'ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp merci'lerini kaybetmek mahzurludur."(1)
Bilindiği gibi, dalalet “fikrin yanlış yola sapması” demektir. Bu manasıyla bütün yanlış düşünceler dalalet mefhumu içinde düşünülür. Bu derste, insanı yanlış düşünceye götüren çok mühim bir sebebe temas ediliyor: İsm-i Zâhir ile ism-i Bâtın'ın hükümlerini birbirine karıştırmak.
Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimleri Kur’ânda birlikte zikredilir. Evvel ismi Allah’ın varlığının ezelî olduğunu, Âhir ismi ise ebedî olduğunu ders verirler. Zâhir ismi Allah’ın varlığının her şeyden daha açık ve aşikâr olduğu, Bâtın ismi ise kudsî Zât’ının ve mahiyetinin idrak edilemeyeceği manasına gelir.
Nur Külliyatı’nda, bu dört ismin bir ağaçta da cilvelerini gösterdiğine dikkat çekilir. Buna göre, ağacın çekirdeği Evvel isminden, meyvesi Âhir isminden, gördüğümüz o dış yüzü Zâhir isminden, içinde işleyen manevî tezgâh ise Bâtın isminden haber vermektedir.
İnsanoğlu henüz ağacın içinde çalışan manevî tezgâhın mahiyetini tam olarak bilmiş değil. Yine insanoğlu, beden hanesinin misafiri ve beden ülkesinin hâkimi olan kendi ruhunun da mahiyetini bilemiyor. Bu mahlûkların mahiyetini bilemeyen akıl, elbette bütün mahlûkatın yaratıcısı olan Allah’ın kudsî Zât’ını ve mahiyetini bilemeyecektir. Bilmeye kalkışırsa dalalete düşer.
Zâhir isminin hükmü, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerini ve sıfatlarını tecelli ettirmekle her şeyde kendini göstermesi, her şey ile bilinmesi; Bâtın isminin hükmü ise hiçbir şeyin O’nun Zât’ını ve mahiyetini bildirme konusunda insana bir şey söyleyememesidir.
Üstad Hazretleri her şeyin kendi varlığından ziyade Allah’ın varlığını gösterdiğini ifade ederken, Zâhir isminin her şeyde en açık şekilde tecelli ettiğini beyan etmiş oluyor. Öte yandan, “Hakikat-ı mutlaka mukayyed enzar ile ihata edilmez."(2)” demekle de insanın sınırlı aklının sonsuz ve mutlak hakikatleri anlamaktan aciz olduğunu ve bu aklın Bâtın olan Allah’ın kudsî mahiyetini anlamaktan da aciz olduğunu ihtar ediyor.
Yine Nur Külliyatı’nda “Kandaki küreyvat, kalbdeki hatırat ondan gizlenmez”(3) denilerek Allah’ın, batınların batınını bildiği nazara verilmektedir. Öte yandan Zâhir isminin de tesettürü istediği çok güzel şekilde işlenmektedir.
Bu dünya hikmet dünyasıdır, ahiret ise kudret âlemi. Dünyada çoğu şey, kademeli olarak, zaman içinde ve bir İlâhî terbiyeden geçerek yaratılır. Cenâb-ı Hak sonsuz kudretiyle her şeyi son haliyle bir anda yaratabilirdi, meselâ kâinatı bir anda yaratır, altı devreden geçirmezdi. Sonsuz kudretiyle bütün bunları yapabilirdi, ama hikmetinin muktezası olarak buna müsaade etmedi.
Bu dünyada hikmet hâkim olduğu içindir ki, çekirdekler birden ağaç olmazlar, yumurtalar bir anda kuş olup uçmazlar, nutfeler bir anda insan olmazlar. Cenâb-ı Hakk’ın hikmeti böyle gerektirmektedir. Bunun elbette bilemeyeceğimiz nice hikmetleri vardır. Ancak göz ile görünen bir hikmeti de şu olsa gerektir. Her şey bir anda yaratılsaydı, birçok esmâ tecelli etmeyecek ve birçok mahlûk yaratılmayacaktı. Meselâ, Hâfiz ismine mazhar olan çekirdekler âlemi hiç olmayacaktı. O çekirdeklerin açılmasıyla tecelli eden Fettah ismi de tecellisiz kalacaktı. Her şey son haliyle bir anda yaratılsaydı, sadece koyunları görecektik, kuzular olmayacaktı, sadece büyümüş insanları görecektik, bebekler olmayacaktı. Misaller çoğaltılabilir.
O halde, biz de bir isteğimizin yaratılmasını İlâhî kudretten talep ederken, hikmete uygun hareket etmeğe mecburuz. Ekmeden biçmeyi bekleyemeyiz.
"Ve keza daire-i esbabın iktizası ile daire-i itikad ve tevhid'in iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli."
İslamiyet tevhid dinidir. İslam’dan önce insanlık âleminde şirk hâkimdi. Herkes bir şeyi Allah’a ortak koşuyordu. Kimi putlara, kimi güneşe, kimi ineğe, kimi yıldızlara, kimi zamana tapıyor, kimileri teslise inanıyordu. Kur’ân-ı Kerîm ve onun tebliğ edicisi olan Allah Resulü (asm.) insanlık âlemine tevhid dersini en güzel ve en mükemmel şekilde verdi.
Tevhidin iktizası denilince, evvela Allah’ın Zât’ını bir bilmek anlaşılır. Varlığı vacib, ezelî ve ebedî, mekân ve zamandan münezzeh, O’ndan başka varlık yoktur. Buna tevhid-i zat deniliyor.
Allah’ın bütün sıfatları sonsuzdur, yani ne kadar icraat yapılsa, bir anda böyle binlerce âlem de yaratılsa O’nun sıfatlarında hiçbir azalma düşünülemez. Ve yine Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır, yani başka hiçbir kudret, irade,.., o sıfatların icraatını engelleyemez, kayıtlayamaz. Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarına böylece inanmaya da tevhid-i sıfat deniliyor.
Cenâb-ı Hak bu sonsuz ve mutlak sıfatlarıyla birbirinden farklı sonsuz işler icra eder. Bunların tamamını yapan O’dur. Bu işleri görmesinde hiçbir yardımcıya ve ortağa ihtiyacı yoktur. Buna da tevhid-i ef’al deniliyor.
Bu hikmet dünyasında çoğu şeylerin yaratılışı belli sebeplere bağlanmış. Meyve istiyorsak meyve ağacı dikeceğiz, yumurta istiyorsak tavuk besleyeceğiz. “Daire-i esbabın iktizası” ifadesi bu manayı ders vermektedir. Yani bir şey elde etmek için hangi sebeplere uymak gerekiyorsa onlar eksiksiz yerine getirilecektir. Ancak, tevhidin iktizası da unutulmayacak ve bu neticelerin hiçbirini o sebebin yahut sebeplerin kendi irade ve kudretleriyle yapamayacakları da unutulmayacaktır. Yani, ne sebeplerden vazgeçilecek, ne de sebeplere hakiki manada tesir verilecektir.
Bunlar birbirine karıştırılırsa, ya yanlış bir tevekkül anlayışıyla tembellik yoluna girilir yahut sebeplere tesir verilerek tabiatperest, esbabperest olunur.
"Ve keza kudretin taallûkatı ayrı, vücudun cilveleri veya sâir sıfatın tecelliyatı ayrıdır."
Vücud, var olma demektir ve Cenâb-ı Hakk’ın Zatî sıfatlarındandır. Her mahlûk var olmasıyla vücud sıfatından bir cilve taşımaktadır. Güneşin farklı aynalardaki cilveleri birbirinden farklılık gösterdiği gibi, her varlık da vücud sıfatını kendi mahiyetine ve kabiliyetine göre gösterir ve bildirir. Diğer sıfatların meselâ, hayat sıfatının da canlılardaki tecellileri birbirinden farklıdır. Bir kuşta da hayat vardır, insanda da, melekte de.
Allah’ın kudreti, vücudun bütün cilvelerine de diğer sıfatların bütün tecellilerine de farklı şekillerde taalluk eder. Kudret sonsuzdur, ama her varlığa taalluku ayrı ayrıdır. Bir çiçek de sonsuz kudretle yaratılmıştır, lakin onda o sonsuz kudretin azametini aramak insanı yanlış yola götürür.
"Birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ: Dünyada vücudun tedricîdir. Berzahî âyinelerde âni ve def'îdir. Çünki icad ile tecelli arasında fark vardır."
Dünyada vücudumuz tedricen, yani kademeli olarak, safhalar halinde teşekkül eder. Kudret o vücuda böyle taalluk eder. Kabir âleminde ve onu takip eden ahiret hayatında ise kudretin taalluku âni ve def’î olacaktır. Bunun küçük bir misali rüyalardır. İnsan uyanıkken bir şehre, meselâ, üç saatte gidiyorsa, rüyada bir anda gider. Bu ikincisindeki çabukluk, tecellinin çabukluğuna benzetilmiştir. Bir insan bir resmi bir ayda tamamlar, ama onun resmini çekmek yahut onu bir aynada göstermek bir anda gerçekleşir. Bu ikincisinde, “tecelli çabukluğu” vardır. Cennette de bütün işler tecelli sür’atinde, belki daha da çabuk olacaktır.
Dipnotlar:
(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre'nin Zeyli.
(2) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Üçüncü Şule.
(3) bk. Şualar, Yedinci Şua.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
“Dünyada vücudun tedricîdir. Berzahî âyinelerde âni ve def'îdir. Çünki icad ile tecelli arasında fark vardır.”
Bundan kasıt, “Kudret bu dünyada vücuda tedricen taalluk eder” demek değildir. Dikkat lazım. Üstad’ın burada düzeltmeye çalıştığı hata, “Vücuda gelmenin görünüşteki tedriciliği, arkasındaki kudretin de tedrici olduğu yanlışına sizi sürüklemesin”dir.
Mutlak kudret, hem bu dünyada hem de ahirette, zamansız olarak eşyaya taalluk eder. Çünkü ezelidir. Ezeli olanda tedricilik olmaz. Ahiret alemine gidince öyle olacak demek, doğru bir tesbit değil. İşte bu yüzden zaten Üstad aynı yerde “Ve keza, kudretin taallûkatı ayrı, vücudun ….. tecelliyâtı ayrıdır” diyor.
“Kudretin taalluku ayrı.” Anlamamız gereken yer burası. Vücudun nisbi küçüklüğüne ve sebepler alemindeki tedriciliğine bakıp, onun arkasındaki mutlak kudretin de ona göre küçük ve tedrici olduğu sonucuna varmayın diye uyarıyor burada. Kudret, her zaman mutlaktır ve eşyaya taalluku ani ve def’idir; ve Mutlak istisna kaldırmaz.
O yüzden, mutlak kudret bu dünyada böyle işler ama ahiret aleminde diğer türlü demek, tanımları karıştırdığımızı gösterir. Tam da bu hataya düşülmesin diye yazılmış bir parçadır burası.
“Berzahi ayinelerden” kasıt, mutlak emrin taalluk ettiği melekutiyyet alemidir. Melekler, adı üzerinde, eşyanın Melikinin kudret perdesidir. Kendilerine iletilen emirleri, alem-i şehadete vücud olarak yansıtırlar. Emirlerin mümessili ve taşıyıcısıdırlar. Eşyanın emri alan veçheleridirler. Kendilerine gelen emir, ani ve def’idir çünkü mutlaktır. Ancak eşyanın sebepler aleminde vücuda gelişi, farklı bir daire olduğu için, sebep müsebbeb zinciri içersinde icad edilir. Ancak emirle yaratılış hiçbir zaman değişmez. Allah hep emirle yaratır.
İcad ile tecelli arasındaki fark nedir
İcad (Var etme): Bir şeyi yoktan var etmek, daha önce mevcut olmayan bir eseri sıfırdan meydana getirmektir. Doğrudan doğruya bir "vücut verme" ve yaratma eylemidir.
Tecelli (Belirme / Görünme): Zaten var olan bir gücün, ismin veya özelliğin bir varlık üzerinde yansıması, açığa çıkması ve görünür hale gelmesi durumudur. Aynanın güneşi göstermesi gibidir; ayna güneşi var etmez (icad etmez), sadece güneşin ışığını yansıtır (tecelli ettirir).
Yukarıda İzah edilen pasajda konu bütünlüğü noktasında icat ve tecelli hangi manada kullanılıyor izah eder misiniz
Bu vecizenin konu bütünlüğü içindeki tam oturduğu yer, yaratılışın hızı, kolaylığı ve mahiyeti ile ilgilidir. Bediüzzaman Hazretleri bu iki kavramı (icad ve tecelli) kullanarak, aslında felsefenin ve insan aklının en çok zorlandığı iki büyük soruyu çözer:
Allah her şeyi bir anda yaratmaya muktedirken, bu dünyada her şey neden bu kadar yavaş ve zamanla (tedricen) oluyor?
Öldükten sonra milyarlarca insan aynı anda, bir saniyede (def'aten) nasıl diriltilecek?
Konu bütünlüğü noktasında icad ve tecelli tam olarak şu manalarda kullanılıyor:
1. İcad: Maddi Varlık Kazandırma ve İnşa Etme
Buradaki "icad", sıfırdan bir nesne üretmek, onu atom atom, hücre hücre örerek maddi bir vücuda kavuşturmaktır.
Konu Bütünlüğündeki Manası: Dünyada geçerli olan yaratma modelidir. Bir ressamın tuvalin başına geçip, boyaları yavaş yavaş sürerek, kurumasını bekleyerek günlerce bir tablo yapması "icad" mantığına benzer. Maddi dünyada her şey sebeplere, zamana ve mekan kurallarına bağlıdır. Allah dünyayı bir hikmet yurdu yaptığı için, buradaki icadını zamana yayarak (tedricî) yürütür. Bu yüzden bir ağacın büyümesi, evrenin genişlemesi hep bir süreç dahilindedir.
2. Tecelli: Aksetme, Aynadaki Yansıma ve Gölgelendirme
Buradaki "tecelli" ise, aslı başka bir yerde olan bir nurun, bir ismin veya bir hakikatin parlak bir yüzeyde (aynadadır, berzahtadır, ruh dünyasındadır) anında tezahür etmesidir.
Konu Bütünlüğündeki Manası: Maddesiz, zamansız ve külfetsiz var oluş modelidir. Yukarıdaki ressam örneğinden gidelim: Ressamın günlerce uğraşıp yaptığı o fiziki tabloyu, siz gidip dev bir aynanın karşısına koysanız ne olur? Saliseler içinde, hiç emek harcamadan, aynanın içinde o tablonun tam bir kopyası belirir. İşte aynadaki o görüntünün oluşması "tecelli"dir. Tecellinin olması için zamana gerek yoktur; ışık vurduğu an, ayna hazır olduğu an yansıma âni (anlık) ve def'î (birden bire) gerçekleşir.
Konu Bütünlüğündeki Esas Düğüm: "Zaman" ve "Külfet" Yanılgısı
İnsan aklı bazen bu iki kavramı birbirine karıştırır (iltibas eder).
Birinci Yanılgı: Dünyadaki "icad" modeline bakan insan, her şeyin zamanla ve zorlukla yapıldığını zanneder. Sonra ahiretteki dirilişi veya berzah alemindeki olayları düşününce, "Milyarlarca insan bir anda nasıl var olacak, akıl buna nasıl ersin?" diye şüpheye düşer.
Vecizenin Cevabı: Şüpheye düşme, çünkü ahirette ve berzahta geçerli olan kanun dünyadaki gibi ağır işleyen maddi "icad" kanunu değildir; orada her şey Cenab-ı Hakk'ın tek bir emriyle, nurunun ve isimlerinin "tecelli" etmesiyle bir anda olur. Aynada görüntünün belirmesi gibi kolaydır.
İkinci Yanılgı: Berzah alemindeki veya ruhaniyet dünyasındaki o sürati, o mekansızlığı ve serbestliği gören insan; bu sefer dönüp dünyaya bakar ve "Madem Allah bir anda yaratmaya muktedir, o halde dünyada neden bizi sebeplere mahkum ediyor, neden her şey bu kadar yavaş?" diyerek itiraz edebilir.
Vecizenin Cevabı: Dünyayı berzahla karıştırma. Dünya, Allah'ın isimlerinin nakış nakış işlendiği bir laboratuvardır, "icad" yeridir. Buradaki yavaşlık acizlikten değil, her aşamadaki sanatı biz insanların gözüne göstere göstere sergilemek içindir.
Özetle; Konu bütünlüğü içinde icad, dünyadaki maddesel ve zamana bağlı "inşa etme" sanatı; tecelli ise berzah ve ahiretteki zamansız, maddesiz ve göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşen "yansıma ve belirme" sanatıdır. İkisinin kulvarı, kanunu ve yaratılış biçimi tamamen ayrıdır.