"Esmâ-i Hüsnâ" ve "Esmâ-i İlâhiye" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Arapça'da "isim" kelimesinin çoğulu olan "esmâ" ile "güzel, en güzel" manasına gelen "hüsnâ" kelimeleriyle oluşan "esmâü’l hüsnâ" terimi; Kur'ân-ı Kerîm ve Hadis-i şerîflerde Allah u Teâlâ’ya nisbet edilen isimleri ifade eder.

Esmâ-i hüsnâ: Cenab-ı Hakk'ın güzel isim ve sıfatlarına verilen bir isim ve tabirdir. Cenab-ı Hakk’ın bütün güzel isimleri, ilâhî sıfatlardan birine dayanır. Meselâ, Alîm ismi sıfat-ı sübutiyeden ‘İlim’ sıfatına, ‘Kadîr’ ismi ‘Kudret’ sıfatına, ‘Mütekellim’ ismi ‘Kelam’ sıfatına dayanır.

Keza, Evvel ismi, sıfat-ı selbiyeden ‘Kıdem’ sıfatına, ‘Âhir’ ismi, ‘Beka’ sıfatına dayanır.

Bazı İslâmî kaynaklarda ilâhî isimlerden, sıfat diye söz edildiği görülür. Meselâ, ‘Kerîm’, Allah’ın bir ismidir. Aynı zamanda Allah’ı kerem sahibi olarak vasıflandırması cihetiyle de sıfat vazifesi görür. ‘Kerîm Allah’ dediğimiz zaman Kerîm ismini sıfat makamında kullanmış oluruz.

Allah’ı hangi isimle yâd edersek edelim, o isim aynı zamanda Allah’ın bir vasfını, bir kemâlini, bir cemâlini yahut ahlâk-ı ilâhiyyesinden birini ifade etmekle sıfat vazifesi görür.

İlâhî isimlerden çoğu fiilî sıfatlara dayanırlar. Hâlık ismi, yaratma fiiline; Muhyî ismi, ihya (hayatlandırma) fiiline; Musavvir ismi, sûret verme fiiline; Mümit (ölümü verici) ismi, imâte (ölümü verme) fiiline dayanır.

Cenâb-ı Hakk’ın zâtı birdir ama isimleri yüzlerce, binlercedir. Hatta bazı zâtlara göre ilâhî isimler sonsuzdur. İşte bu isimler arasındaki farklılık, onların tecelligâhı olacak varlıkların da farklı olmalarını zarurî kılmıştır.

Allah’ın Zâtı güzel olduğu gibi bütün zâtî isimleri de güzeldir.

Sıfatları güzel olduğu gibi, bu sıfatlardan doğan sonsuz fiilleri de güzeldir. Ve bu fiillere dayanan ‘fiilî isimleri’ de güzeldir.

Bu sırra eren kâmil insanlar, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” demişlerdir. Zira, Kahhâr ismi de güzeldir, Latîf ismi de.

Nur Külliyatında, ‘insanın esmâ-i ilâhiyeye mazhar olması’ hakkında çok önemli bir bahis var. ‘Herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi’ olmayı’ bu bahsin ışığında daha iyi anlayabiliriz:

“İnsan, üç cihetle esmâ-i ilâhiyeye bir âyinedir.

Birinci Vecih: Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, za’f ve acziyle, fakr u hacatıyla, naks ve kusuru ile, bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınasını, rahmetini bildiriyor ve hakeza pek çok evsaf-ı ilâhiyeye bu suretle âyinedarlık ediyor.

İkinci Vecih âyinedarlık ise: İnsana verilen numuneler nev’inden cüz’î ilim, kudret, basar, sem’, mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz’iyat ile kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem’ine, hâkimiyet-i rububiyetine âyinedarlık eder.

Üçüncü Vecih âyinedarlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i ilâhiyeye âyinedarlık eder.” (Sözler)

İlk iki vecihte, insanın iradesi söz konusudur. Yani, insan kendi iradesini doğru kullanarak, aczini ve fakrını bildiği nisbette Allah’ın Kadîr ve Ğanî isimlerine ayna olur. Noksanını bildiği ölçüde, ilâhî sıfatların ve fiillerin kemâlini idrak eder, bu idrakle birlikte o da kemâl bulur, terakki eder.

Öte yandan, insan kendi mahiyetine konulan sıfatları doğru değerlendirdiğinde, bunlar vasıtasıyla, ilâhî sıfatların varlığını idrak eder. İnsan bu sıfatlara sahip olmasaydı, Allah’ın sıfatları ona meçhul olurdu. İlâhî sıfatların bir işareti, bir gölgesi insanın mahiyetinde yaratılmış olduğu için, insan, mahlûk olan bu sıfatlarını kıyas unsuru olarak kullanıp, ilâhî sıfatları tefekkür edebiliyor.

Üçüncü vecihte, iradeyi kullanma yahut kıyas yapma sözkonusu değildir. Bu kâinat sergisinde Allah’ın nice farklı eserleri sergileniyor ve her birinde ayrı bir sanat ve farklı bir isim tecelli ediyor. İnsan da bu eserlerden birisi, ama birincisi. O da bir eser olarak kendinde tecelli eden isimleri sergiliyor, seyircilere gösteriyor, fikir erbabına okutturuyor.

Nur Müellifinin, ‘çalış’ tavsiyesi, ilk iki cihet içindir; bu üçüncü cihette kulun bir gayreti sözkonusu değildir.

Üstad Hazretlerinin Allah’ın bu güzel isimlerine nasıl baktığını ve baktırdığını gösteren bazı misalleri takdim edelim:

"Hem alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun; senin bir nevi hânen ve içindeki mevcudat, senin o hânenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlukatı kemâl-i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden Zâtın, Hakîm ismine ve Mürebbi ünvanına senin ruhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın."

"Hem bütün alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümatından kurtarıp şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir Zâtın Vâris, Bâis isimlerine, 'Bâki, Kerim, Muhyi ve Muhsin' ünvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın."

"Cenab-ı Hakk'ın adl ve hikmet içindeki ism-i Hak ve Rahmânirrahim'in cilvesini görmek istersen, bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem dört yüz bin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordusuna bak ki; bütün o milletler, o taifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin libâsı ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı oldukları halde ve o hâcâtlarını tedarik edecek iktidarları ve o metâlibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mizan ve intizam ile Hak ve Rahman, Rezzak ve Rahim, Kerim ünvanlarını seyret, gör."

"Nasıl hiçbirini şaşırmıyarak unutmıyarak, iltibas etmiyerek terbiye ve tedbir ve idare eder... İşte böyle hayret verici muhit bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad, Hâkim-i Mutlak, Kâdir-i Külli Şey'den başka bu san'ata, bu tedbire, bu rububiyete, bu tedvire hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdahale edebilir?"
(1)

"Her şeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı, esma-i İlâhiyeye istinad eder. Her bir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder. Eşyadaki san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakiki fenn-i hikmet, 'Hakîm' ismine ve hakikatlı fenn-i tıb 'Şafi' ismine ve fenn-i hendese, 'Mukaddir' ismine ve hâkezâ.. Herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i İlâhiyeye istinad der. Hattâ muhakkıkin-i evliyanın bir kısmı demişler: 'Hakiki hakaik-i eşyâ, esma-i İlâhiyedir.' Mâhiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Hattâ birtek zihayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esma-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir."(2)

  • ESMÂ-İ İLÂHİYE NURLARI

Nur Külliyatı’nda insan için “Esmâ-i İlâhîyenin bütün nurlarına ihtiyacı vardır” ifadesi geçer. Bu cümlede Allah’ın isimleri birer güneşe, tecelliler ise nurlara benzetilmiştir.

Ay’ın güneşten ziya alması, onun ışığına muhtaç olması gibi, her varlık da esmâ-i İlâhiyenin tecellilerine muhtaçtır; o tecellilerle değer kazanır, ihtiyacını görür ve görevini yerine getirir.

Örnek olarak sadece üç İlâhî ismi vermekle yetinelim:

Rezzak ismi bir güneş gibidir, bütün rızıklar o güneşin nurları…

Muhyi ismi de ayrı bir güneş, bütün hayatlar o güneşin nurları..

Latîf ismi de bir güneş; bütün lütuflar o güneşin nurları...

Bütün varlık âlemine bu mânada nazar ettiğimizde Nur

Müellifi’nin, “bütün mevcudattan dergâh-ı İlâhîyeye daimî bir duanın gittiği” haberini bütün ruhumuzla tasdik ederiz.

  • ÇALIŞARAK MAZHAR OLMAK

Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esma-i Hüsnanınherbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmî olmağa çalış.” (Sözler)

İnsan bazı İlâhî isimlere doğrudan mazhar oluyor, bazılarına ise iradesini kullanarak. Cümlenin sonunda gelen “çalış” kelimesi bu ikinci kısım mazhariyeti ifade ediyor.

Meselâ; bütün duygularımız ve organlarımız bize Allah’ın birer ikramıdırlar. Bu yönüyle hepimiz Kerîm ismine ayna olmuşuzdur. Bir de bizim başkalarına ikram etmekle ve onların yardımına koşmakla bu İlâhî isimden alacağımız feyiz vardır ki, “çalış” kelimesiyle bizden istenen, bu tecelliden nasiplenmemizdir.

İnsan ilimle dokunmuştur. Her azası, her hücresi İlâhî ilimden haber verirler. Bir de insanın çalışarak ilim tahsil etmesi var ki, insan bu gayretleriyle Âlim isminden ayrı bir feyz alır. Onu diğer insanlardan üstün kılan da bu cihetidir.

Bir mü’min, Allah’ın Gaffar ismine mazhar olabilmek için günahlarına samimiyetle tövbe eder; Rabbine karşı mahcup ve mahzun bir ruh hâletine girer. İşte bu hâl bir feyizdir. Bir de insanın kendisine karşı işlenen hataları affetmesi var ki, bunu başarabildiği ölçüde Gaffar isminden aldığı feyiz de artar.

Cenâb-ı Hakk’ın en çok yâd ettiğimiz güzel isimlerinden birisi Rab ismidir. Rab; yâni her şeyi kademeli olarak, safha safha terbiye eden ve kemale eriştiren.

İnsanın bütün organları ayrı terbiyelerden geçmişlerdir. Bütün bu terbiyeleri Rabbimiz bizzat icra etmiştir.

Öte yandan, Rabbimiz bizim manen terakki etmemiz için de bir takım esaslar koymuştur. Namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermek gibi, İlâhî emirlere uyan bir insanın kalp ve ruh âlemi ayrı terbiyelerden geçer ve kemâle erer.

Bunlar ise insanın iradesine ve çalışmasına bırakılmışlardır.

  • EVVEL - AHİR - ZAHİR - BATIN İSİMLERİ

Esma-i Hüsna’dan Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtın isimleri Kur’an-ı Kerîm’de birlikte beyan edilir.

Evvel ismi Allah’ın ezelî ve Kadim olduğunu ders verir. Âhir ismi ise Allah’ın Baki olduğunu ve sonunda O’na rücu edeceğimizi ihtar eder.

Zâhir isminden, şu kâinatı yaratan Zâtın varlığı şu âlemden daha açık ve seçik olarak aklımıza görünürken, Bâtın isminden O’nun kudsî mahiyetini anlamaktan âciz olduğumuz dersini alırız.

Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın olan Allah, bâtınlarda nice varlıkları bâtınlarıyla birlikte yaratıyor ve daha sonra onları zâhire çıkarıyor.

Hepimizi nufte denilen bir “evvel” üzerinde inşâ etti. Bu ameliye annemizin batınında icrâ edildi. Ve bizim batınımızda kalp, ciğer, damar, sinir gibi nice organlar ve sistemler yerleştirdi. Sonunda o bâtından bu dünyanın zâhirine çıkardı. O anda kendimizi kâinatın batınında bulduk.

Önümüzde bir bâtın daha var: Kabir. Oraya girdiğimizde bu bedenimiz nuftenin de evveline yâni elementlere inkılâb edecek. Derken mahşer ile zâhire çıkıp, inşaallah oradan Cennet’e, ahiri olmayan o eşsiz bâtına gireceğiz.

Ruhumuz bu dört isme en güzel aynadır.

Ruh evveldir, zira o var iken beden yoktu.

Âhirdir, beden çürüyüp gitse de o varlığını devam ettirir.

Zâhirdir, onun varlığı bedenin her noktasında kendini gösterir.

Bâtındır, onun mahiyetini bilmek beşer idrakinin ötelerindedir.

Bu ruhun yaratıcısı olan Allah, elbette zatıyla bilinemez. O, hem Evvel’dir, hem Âhir, hem Zâhir’dir, hem Batın.

Dipnotlar:
(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.
(2) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...