İnsanın kâinatın meyvesi olmasını nasıl anlayabiliriz? Kalbin en cami ayine olması ve esmayı görmesinin izahı nasıldır?
Değerli Kardeşimiz;
Bu konu ayetlerde şöyle geçiyor:
"Biz insanı en mükemmel surette yarattık." (Tin, 95/4)
"O değil mi seni yaratan, bütün vücud sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren." (İnfitar, 82/7)
"Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâla görmeyecek misiniz?" (Zariyat, 51/20-22)
”Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, 'Âdem’e secde edin!' diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.” (A’râf 7/11)
Konuyla alakalı bazı hadisleri aşağıya alıyoruz:
“Şanı yüce olan Allah suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (C.Sağir-1832)
“Şüphesiz ki beden de bir parça vardır; o düzgün olursa bedenin tamamı düzgün olur, bozuk olursa bedenin tamamı bozuk olur. Dikkat ediniz ki o kalptir.”(Buhari, İman 39; Müslim, Müsakat 107)
“Kalp hükümdardır, hükümdar düzgün olunca tebası da düzgün olur, bozuk olunca tebası da bozuk olur.” (C.Sağir, 5752)
“Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım." (Keşfu'l-Hafa)
Bütün bu ayet ve hadislerin ışığında meseleye bakarsak, insanın kâinata halife ve kalbinin de ne kadar geniş ve ihatalı olduğunu anlarız. Evet, insan kâinatın misal-i musağğarıdır.
İnsanın bu kâinatın bir misal-i musağğarı, yani küçük bir misâli olduğu Nur’larda sıkça nazara verilir. İnsan, melekler gibi nuranî bir varlık değildir. Şu var ki, kalbi iman ile aklı ilim ile nurlandığında iç âlemindeki bu nuraniyet melekleri geri bırakabilir.
Öte yandan, bu küçük insan âleme bir enmuzec ve numunedir. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Alemde ne varsa numunesi insanda vardır.”
Hafızası levh-i mahfuzdan, hayali âlem-i misalden, kemikleri taşlardan, etleri topraktan, vücudundan akan kan ve sular ırmaklardan haber verir, onların küçük bir numunesidir. İnsanın ruhu, ruhlar âleminden gelen bir cevherdir, o âlemi temsil ediyor, bütün meleklerden ve ruhaniyattan haber veriyor.
İnsan, mahlûkatın en mümtazı, en üstünü ve en istidatlısıdır; kâinatın halifesi, bütün isim ve sıfatların en geniş ve en mükemmel aynası, bütün âlemlerin fihristesidir. "İnsanı büyütsen kâinat olur, kâinatı küçültsen insan olur." sözü de bu gerçeğe işaret ediyor. Hz. Ali'nin: "Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir." sözü de bu inceliğe işaret ediyor.
Haşir Risalesinin On Birinci hakikatinde, emaneti insanın yüklenmesi onun istidadının mükemmelliğiyle izah ediliyor. İnsan bu istidat ile “yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrâyı tahammül edip, yani kendine verilen cüz’i ölçüleriyle sanatçıklarıyla Hâlık’ının muhit sıfatlarını, küllî şuûnatını, nihayetsiz tecelliyâtını ölçerek” bilebiliyor.
"Ben göklere ve yere sığmadım, ama bir müminin kalbine sığdım" hadis-i kudsisini; “Semavat ve zemin, kendi sıfatlarını vahid-i kıyasî yaparak beni sıfatlarımla, şuunatımla bilemediler, ama insan bilebildi” şeklinde anlayabiliriz.
Meselâ, Güneş diyebilir ki “Ben dağlara, ovalara sığmadım, ama bir aynaya sığdım.” Bu sığma, güneşin maddesi itibariyle değil, tecellisi cihetiyledir. Cenâb-ı Hakk’ın bir mü’minin kalbine sığması da iman ve marifet cihetiyledir.
İnsanı büyütseniz kâinat, kâinatı küçültseniz insan olur. Meselâ; yeryüzündeki ağaçlar insandaki kıllara, toprak tabakası, deriye; taşlar ve kayalıklar kemiklere, yeryüzünde mevcut olan çeşit çeşit sular, insanda bulunan muhtelif sulara; (kan ve gözyaşı gibi), yine yeryüzündeki mağaralar insandaki kulak ve burun deliklerine işaret ediyor.
İnsanın mahiyetindeki bütün latife ve duyguların hepsi Allah’ın bir isminin tecelli ve nakışlarıdır. Bu latife ve duyguların dışında insanın maddî ve manevî kalıplarındaki her bir cihaz ve organlarda Allah’ın isim ve sıfatlarının birer tecelli ve nakışlarıdır.
İnsandaki bu duygu ve cihazların her birisinin kendine mahsus tevhid ve şirki olduğu gibi, her birisinin de Allah’ı tanıma ve zikretme şekilleri de başka başkadır.
Meselâ; insan göz penceresi ile şahadet âlemini seyreder. Kulak penceresi ile âlem-i mesmuat denilen sesler âlemini işitir ve istifade eder. Burun ile âlem-i şemime yani kokular âlemine açılır vesaire.
Aynı şekilde bu âlemlere açılan duygular tevhid namına işler ise, yani Allah hesabına o nimetlerden faydalanırsa, o zaman o duygular bir nevi o vazifeyi ifa etmekle ibadet etmiş oluyorlar. Yine insandaki bu duygular küfür ve şirkin hâkim olduğu bir nazar hesabına çalışıyor ise, bu seferde küfür ve şirk hesabına çalışmış oluyorlar.
Kalp, imanın mahalli, esma ve sıfatın tecelligâhı ve muhabbetullahın merkezidir. Allah’ın cemal ve kemalini bilip, muhabbeti coşan latife kalptir. Şayet kalp masiva ile dolup coşar ise, bu da kalbin gafleti ve şirki olur. Özetle kalbin zikri Allah sevgisi olduğu gibi şirki de masiva sevgisidir.
“İnsan, kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir.” (Sözler)
Akıl, kâinatın arka planında işleyen ince ve latif manaları görüp onları açığa çıkaran rabbanî bir mürşittir. Yani mana âleminin bir anahtarı ve bir rehberi konumundadır. Şayet akıl tevhid namına işlerse, kâinatın yüksek ve âli bir mütefekkiri olur. Şayet şirk hesabına işler ise, bu sefer de küfür ve karanlığın bir vasıtası haline dönüşür. Tefekkür aklın zikri iken, dinsiz felsefe de aklın şirki ve dalaletidir.
Ruh, âlem-i ervaha açılan nuranî ve latif bir duygudur. İnsan ruh penceresi ile ruhani âlemler ile irtibat kurar. Şayet ruh iman hesabına işlerse, o zaman bütün latife ve hislerin efendisi ve aynı zamanda onların elektriği hükmüne geçer. Eğer şirk ve küfür hesabına işler ise, bu kez de imansızlık ve şirk hesabına duygulara elektrik olur.
Vicdan, manevî âlemlerin esası ve haritası konumundadır. Hakikatlerin uçlarının temerküz ettiği cami bir aynadır. Hem ahlaki değerlerin hem de doğruluğun ana üssü gibidir. İnsan yanılsa bile vicdan yanılmaz. Şayet bu duygu küfür ve gaflet ile kokuşursa, bu kez aynı vicdan karanlık ve küfür hesabına şahitlik eder, onun namına işler.
İşte insandaki her latife ve hissin iman ve küfür hesabına çalışması, onlar adına hareket etmesi gayet mümkündür. Çalıştığı şeyin hesabına göre hüküm alıyorlar. Bu hasse ve duygular iman hesabına çalıştıkları zaman tevhitte ve ibadette olurlar, küfür hesabına çalıştıkları zaman şirkte ve dalalette olurlar.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü