"Ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri, Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru, Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Kainat sarayının en mükerrem misafiri."

İnsan şu kâinat sarayında ve dünya sofrasında en harika ikramlara ve nimetlere mazhar olan, bu sofradan en çok istifade eden, sofranın bütün nimetlerini tadıp tartacak cihazlara sahip yegâne varlık insandır. Bir misafirin ev sahibinin yanındaki hatırının bir ölçüsü de sofrasına dizilen yemeklerdir. Allah, insana öyle geniş ve mükemmel bir fıtrat vermiş ki, adeta bütün kâinatı kuşatacak bir mahiyettedir.

Mesela, insandaki göz bütün renk tonlarını görürken sair mahlûkat bu denli görme kabiliyetine sahip değildir. İnsan zahirî ve batınî duyguları sayesinde bütün maddî ve manevî âlemler ile irtibat kurup istifade edebiliyor. Bütün bunlar, insanın kâinat sarayında en mükerrem bir varlık ve en aziz bir misafir olduğunu gösteriyor.

İnsan, maddesi itibarıyla et, kemik ve kandan ibarettir. Bu açıdan baktığımızda, insan en kıymetsiz varlıktır. Zira eti yenmez, derisi işe yaramaz. Fakat âlemlerin yaratıcısı olan Allah'ın yaratmış olduğu bir san’at mu’cizesi olarak baktığımızda onun kıymetine paha biçilmez. Zira o, “kâinatın en son ve en cemiyetli meyvesi” arzın halifesi, mahlûkatın en şereflisi ve Allah’ın bütün esmâsına mazhar en aziz misafiridir.

İnsan Cenab-ı Hakk’ın çok nazlı ve nazdar bir misafiridir. Meselâ, bir hayvan ağzını yerlere sürterek rızkını toplarken, insan sofraya oturarak yemeğini yer. Yine, hayvan rızkını olduğu gibi alırken, insan onları pişirir, çeşitli nimetleri bir araya getirir, farklı lezzetler elde eder.

Nefes alırken kanımız temizlenir de hiç farkına varmayız. Ama halımızı temizleyen robotun gürültüsünden rahatsız oluruz.

Elbisemizi değiştirirken az da olsa bir kuvvet sarf ettiğimiz halde, trilyonlarca hücremizin sürekli değişmesinin farkında bile olmayız. Saçlarımızın ve tırnaklarımızın uzamasıyla bedenimizdeki bu değişimlere dikkatimiz çekilir ve şükür borcumuz hatırlatılır.

"O saraydaki sair sekenelerde tasarrufa me'zun en faal me'muru."

Kâinat sarayında diğer bütün mahlûkat insana hizmet ediyor ve insanın emrine amade olarak yaratılmıştır. Güneş, insana hem bir lamba hem bir soba. Bulutlar hem bir rahmet kaynağı hem bir serinletici. Toprak insana hem anne hem de lüzumlu gıdaları temin eden bir tarla hükmünde. Hayvanat ve bitkiler insan emrine ve tasarrufuna sunulmuş birer hizmetkârdır.

"Kainat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında vâridat ve sarfiyatına ve zer' ve ekilmesine nezârete me'mur,

Ve yüzer fenler ve binler san'atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes'uliyetli nâzırı." (1)

Kâinat bir şehir, dünya ise bu şehrin bir mahallesi ve tarlası. Dünya mahallesinde ekip biçmek için nice tarla ve bahçeler var. İşte insan bu tarla ve bahçede ekilen ve biçilen mahsulatın hem seyircisi hem de o mahsulattan faydalanan aziz bir misafiridir. Bahçe ve tarlada öyle hikmetli ve güzel mahsuller vardır ki, her birisi farklı ve çok hikmetli mânaları üzerinde taşıyor.

Her bir mahsul tarla sahibinin bir ismine ve sıfatına işaret ediyor. İşte bu tarla ve bahçeye nezaret eden insanda bütün bu mahsulleri tadıp tartacak cihazlara ve kabiliyetlere sahip. Bu yüzden, tarla ve bahçe sahibini takdir ve tahsin ederken çok sesli ve çok gürültülü zikir yapıyor.

Dünya bahçesi ve tarlası dört yüz bin çeşit bitki ve hayvan türü ve Allah’ın bin bir ismini gösteren harika san’at eserleri ile donatılmış. Elbette bu dünya bahçesini seyredip oradaki mâna ve hikmetleri anlayıp, bin bir dil ile bahçe sahibine teşekkür edecek bir seyirci lazımdır ki, bu seyirci insandır. İnsan, sahip olduğu geniş fıtrat, eşsiz duygular ve mükemmel latifeler sayesinde Allah’a ibadet ve tefekkür eden, zikir ve tesbih yapan en büyük ve cemiyetli bir varlıktır. Gürültü, burada insanın çok sesli ve çok yönlü ibadet edebilme kabiliyetine bir işarettir. Bir kuş ve bir koyun tek bir kelime ile Allah’ı zikrederken, insan binlerce kelime ile Allah’ı zikredebiliyor.

"Ve yüzer fenler ve binler san'atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes'uliyetli nâzırı, Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,.."

"Biz insanı en mükemmel surette yarattık." (Tin Suresi, 95/4)

"O değil mi seni yaratan, bütün vücud sistemini tanzim eden ve sana dengeli bir hilkat veren." (İnfitar Suresi, 82/7)

"Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâla görmeyecek misiniz?" (Zariyat Suresi, 51/20-22)

”Yemin olsun ki sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, 'Âdem’e secde edin!' diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.” (A’râf, 7/11)

“Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım."(Aclunî, 2/195)

Bütün bu ayetler ve hadis, insanın mahiyetini, kıymetini ve kalbinin ne kadar geniş ve ihatalı olduğunu ifade etmektedir. İnsan, kâinatın bir misal-i musağğarı, yani küçük bir misâli ve numunesidir. “Âlemde ne varsa numunesi insanda vardır.”  Nur’larda sıkça nazara verilir. Hafızasının levh-i mahfuzdan, hayalinin âlem-i misalden, kemiklerinin taşlardan, etlerinin topraktan, vücudunda akan çeşitli suların ırmaklardan haber verdiği ifade edilir.  İnsanı büyütseniz kâinat, kâinatı küçültseniz insan olur.

İnsanın mahiyetindeki bütün latife ve duyguların hepsi Allah’ın bir isminin tecelli ve nakışlarıdır. İnsandaki bu duygu, latife ve cihazların her birisinin kendine mahsus tevhidi ve şirki olduğu gibi, her birisinin de Allah’ı tanıma ve zikretme şekilleri de başka başkadır.

Mesela insan göz penceresi ile görünen âlemi seyreder. Kulak penceresi ile âlem-i mesmuat denilen sesler âlemini işitir ve istifade eder. Burun ile âlem-i şemime yani kokular âlemine açılır...

Aynı şekilde bu âlemlere açılan duygular tevhid namına işlerse, yani Allah hesabına o nimetlerden faydalanırsa, o zaman o duygular bir nevi o vazifeyi ifa etmekle ibadet etmiş oluyorlar. Yine insandaki bu duygular küfür ve şirkin hâkim olduğu bir nazar hesabına çalışıyorsa, o zaman da küfür ve şirk hesabına çalışmış oluyorlar.

Kalb, imanın mahalli, esmanın tecelligâhı ve muhabbetin merkezi olmasından dolayı, en geniş ve cami’ bir penceredir. Kalb, Allah’a iman, zikir ve muhabbetle coşan ve tatmin olan bir latifedir. Şayet kalb, mecazî aşklarla, fani şeylerle ve masiva ile coşarsa, bu da onun gafleti ve şirki olur.

Akıl, her varlığın arka planında işleyen ince ve latif mânaları okuyup onları açığa çıkaran bir vasıtadır.

Akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar." (6. Söz)

Sinekten tutun, galaksilere kadar her bir mahlûk bir rahmet hazinesi ve hikmet definesi olup, onların tümü Cenâb-ı Hakk’ın gizli hazineleri olan güzel isimlerinin tecellileridirler. İşte insan, akıl sayesinde bu tılsımlı defineleri açıyor, onlarda tecelli eden isim ve sıfatları okuyor.

Meselâ; bir rahmet hazinesi ve bir hikmet definesi olan yağmurlara bakalım ve akıl anahtarı ile onda saklanmış olan ilahî isimleri keşfetmeye çalışalım:

Şayet akıl tevhid namına işlerse kâinatın çok yüksek ve âli bir mütefekkiri olur. Eğer şirk hesabına işlerse, o zaman da küfür ve karanlığın bir vasıtası haline dönüşür. Tefekkür aklın zikri, dalalet ise şirkidir.

Ruh, âlem-i ervaha açılan nuranî ve latif bir duygudur. İnsan ruh penceresi ile ruhanî âlemler ile irtibat kurar. Şayet ruh iman hesabına işlerse o zaman bütün duygu ve hislerin efendisi ve aynı zamanda onların elektriği hükmüne geçer. Eğer şirk ve küfür hesabına işlerse bu kez de imansızlık ve şirk hesabına duygulara elektrik olur.

Vicdan, manevî âlemlerin esası ve haritası mesabesindedir. Hakikatlerin uçlarının temerküz ettiği cami’ bir aynadır. Hakkı kabul, haksızlıktan nefret etmek vicdanın şanındandır. Vicdan o kadar doğrudur ki, sahibini her zaman mahkûm etmekten çekinmez. Vicdan, verdiği hükümlerde aldanmaz ve aldatmaz.

Şayet bu duygu küfür ve gaflet ile kokuşursa, bu kez aynı vicdan karanlık ve küfür hesabına şahitlik eder, onun namına işler. İşte insandaki her bir his ve duygunun iman ve küfür hesabına çalışması onlar adına hareket etmesi gayet mümkündür; çalıştığı şeyin hesabına göre hüküm alıyorlar. Bu hasse ve duygular iman hesabına çalıştıkları zaman tevhitte ve ibadette olurlar, küfür hesabına çalıştıkları zaman şirkte ve dalalette olurlar.

(1) bk. Şualar, On Birinci Şua, Yedinci Mesele.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...