İnsanın kalp ve ruhunun "kâinatın ekser envâıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine" gelmesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kâinat kelime manasıyla varlık âlemi demektir. İnsanın bu âlemdeki çoğu şeylerle alakası vardır. Gözü güneş ışığıyla yahut sair ışık kaynaklarıyla alakadardır. Ciğeri hava ile temas halindedir. Midesi rızıklar âleminden gelen nimetleri hazmetmekle görevlidir. Dağlarla, denizlerle, madenlerle alakamız bilinen bir gerçektir.

Sema âlemindeki yıldızlarla doğrudan bir alakamız henüz bilinmese bile en azından yıldızlar gökyüzünün birer süsü olmakla ve durmadan ışık saçmalarıyla gecemizi şenlendirirler.

Böyle nice eşya ve nice hâdise insana fayda verirken sel, fırtına, zelzele gibi hâdiseler de verdikleri zararlarla insan hayatını perişan edebilmektedir. Gecenin zifiri karanlığı gibi, yazın yakıcı sıcakları ve kışın dondurucu soğukları da insana dokunmakta, ona aczini ders vermektedirler.

Bu keşmekeş içinde boğulmamasının tek yolu bütün bu unsurların sahibi olan Allah’a sığınması ve Ondan yardım dilemesidir.

Şöyle bir örnekle bakalım: Elinde bir dilekçe olduğunu düşün ve bu dilekçe hayati bir öneme sahip. Bu dilekçeyi yetkili mercie teslim etmen gerekiyor ve önünde bin tane resmi daire bulunuyor. Lakin yetkili merciin kim olduğu konusunda en ufak bir fikrin ve bilgin bulunmuyor, bu yüzden kafan çok karışmış. Bu durum insanı çok yorar çok rahatsız eder çok endişelere sevk eder.

Böyle bir keşmekeşlik ve karmaşa içinde debelenirken birden resmi bir zat belirdi ve hangi resmi daireye gideceğin konusunda sana yol gösterdi. O zatın o rehberliği senin kalbinde ve ruhunda inanılmaz bir rahatlama ve ferahlık sağladı. Yani seni çokluğun keşmekeşinden ve karmaşasından birliğin huzuruna ve esenliğine eriştirdi.

Örnekteki dilekçe insanın sayısız ihtiyaçlarıdır. Dilekçenin teslim edilmesi ise, ihtiyaç için yapılan dua ve taleplerdir. Bin tane resmi merci ise, kainattaki sayısız sebeplerdir. İnsan bu sebeplere müracaat ederse beyhude yorulur çok zahmetler çeker. Resmi zat ise peygamberlerdir. Resmi zatın gösterdiği merci ve yol ise, tevhit inancıdır. İnsanın kalbi ve ruhu ancak tevhit ile huzur bulur.

Binlerce sağır, kör, şuursuz sebeplere müracaat edip yorulmak yerine, her şeyin sahibi olan tek Allah’a yönelmek ve ondan medet istemek huzurun ve kurtuluşun adıdır. Yüzünü kesrete yani sebeplere dönenler hem bu dünya hayatında hem de ahiret hayatında kaybetmeye mahkumdurlar. Ama yüzünü “Vahdehu” yani bir tek Allah’a dönenler hem bu dünya hayatında hem de ahiret hayatında mesut ve bahtiyar olacaklar.

İnsan, bir taş gibi varlığa karşı duyarsız olmadığı gibi, bir ağaç ve hayvan gibi de kainatla ilgisi sınırlı değildir. İnsan diğer bütün varlıklardan farklı olarak bütün kainatla alakadardır. Yağmurla, depremle, sinekle, inekle, atomla, yıldızla ve hakeza bütün varlıklarla alakadardır. Onlardan gelen güzel şeylerle mutlu olduğu gibi, menfi şeylerle de huzursuz ve mutsuz oluyor.

Olay ve hadiselere kader canibinden bakmayan ve her şeyi sebepler çizgisinde gören insanlar için bu alakadarlık, bir huzursuzluk kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Her olay ve hadiseye Kur'an ve sünnet perspektifinde bakanlar için ise, bütün olaylar ibretle izlenmesi gereken birer tefekkür tablosudur. Bu konuyu daha güzel izah edecek olan ve Kastamonu Lahikası'nda geçen şu ifadelere bakalım:

"Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya ruhen, ya aklen, ya bedenen gelen musibetten hissedardır, azap çekiyor, perişandır. Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, rahmet-i umumiye-i İlâhiyeden ve hikmet-i tamme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan, nev-i beşere rikkat-i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle, kendi eleminden başka nev-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azap çekiyor. Çünkü, lüzumsuz ve mâlâyâni bir surette vazife-i hakikiyelerini ve elzem işlerini bırakıp âfâkî ve siyasî boğuşmalara ve kâinatın hâdisâtına merakla dinleyerek, karışarak ruhlarını sersem ve akıllarını geveze etmişler ve bilerek kendi zararına fiilen rıza göstermek cihetinde , 'Zarara razı olana şefkat edilmez.' mânâsındaki اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَيُنْظَرُلَهُ kaide-i esasiyesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyakatını kendilerinden selb etmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz başlarına belâ getirirler."

"Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-ı ruhunu muhafaza eden ve kurtaran yalnız hakikî ehl-i iman ve ehl-i tevekkül ve rızadır. Bunların içinde de en ziyade kendini kurtaranlar, Risale-i Nur’un dairesine sadakatle girenlerdir."

"Çünkü bunlar, Risale-i Nur’dan aldıkları iman-ı tahkikî derslerinin nuruyla ve gözüyle, her şeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp her şeyde kemâl-i hikmetini, cemâl-i adaletini müşahede ettiklerinden, kemâl-i teslimiyet ve rızayla, Rububiyet-i İlâhiyenin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azap çeksinler." (1)

(1) bk. Kastamonu Lahikası, (84. Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...