"İnsanın kemalat-ı insaniyeye sevk edilmesinden" ve "Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalata kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ninin saadet-i dareyn" olduğundan bahsediliyor. Kemale ermeyi ve iki dünya saadetine nail olmayı nasıl anlamalıyız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kemal; noksanlığın zıddıdır. “İmansızlık” en büyük bir noksanlık, “iman” ve “marifet” ise en büyük bir kemaldir. “Cehalet” bir noksanlık ve kusur, “ilim” ise bir kemaldir.

Aynı şekilde, kibir noksanlıktır, tevazu kemaldir. Keza , zulüm noksanlıktır, adalet kemaldir.

“Evet, her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menbaı imandır.”(1)

ifadesinin açtığı ufukta nice güzellikler görürüz. Bunların hepsi kemaldir. Bunlardan mahrum olmak ve zıtlarıyla boyanmak ise birer noksanlıktır. İşte Kur’ân bütün bu kemal sıfatlara insanları sevk eder.

“Evet hakiki terakki ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hatta hayal ve saire kuvvelerin, hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.”(2)

Kur’ân nurundan mahrum görüşlerin ve sistemlerin kemal anlayışları çok sönük ve sınırlıdır. Dünyanın bütün kemallerinin âhiretteki kemal tecellileri yanında gölge gibi zayıf kalacağı düşünülürse, felsefe yolunda gidenlerin sonu ebedî bir hüsran ve asıllar âleminden ebediyen mahrumiyettir.

Kaldı ki, Kur’ân şakirtleri de kalp ve ruhlarını kemale erdirme yanında dünyanın meşru zevklerinden, mevki ve makamlarından, servet ve devletlerinden de faydalanırlar. Ama çok iyi bilirler ki, bütün bu kemaller rüya âleminde mazhar olunan ihsanlara benzer.

Hakikî saadet ve kemal ise, “Ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.” (A’la Sûresi, 87/17) âyet-i kerimesinde ve “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.” hadis-i şerifiyle haber verilen âhiret âlemindedir.

Bilindiği gibi, her türlü terakki iki temele dayanır: Menfaati celb ve mazarratı def.

Yani, insan bir taraftan kazancını artırmaya çalışırken, öte yandan da kaybetmemenin tedbirlerini almalıdır.

Üstadımız, “her zaman def’i şerrin celb-i nef’a racih olduğunu,” yani şerleri gidermenin, hayır elde etmekten daha önce geldiğini kaydeder. Evvelâ mâniler ortadan kaldırılacak sonra yol alınacaktır.

Sualde geçen cümlede de bunu açıkça görüyoruz. Bir menzile ulaşmak için atına binen kişinin yapacağı ilk iş, atını gemlemek, zapt altına almak, onun başka yönlere gitmesini engellemektir. Bundan sonra sıra, atını kamçılamaya ve süratle koşturmaya gelir.

Bir risalede “nefsin insana binmesi yerine onun bir merkûbu (bineği) olarak insanı maksudu olan menzile götürmesi gerektiği ders verilir. Kötülüğü emreden bu nefsi gemlemekle bağlamak, onun yanlış yöne gitmesini engellemek insanın manevî terakkisinin ilk adımı ve ön şartıdır. Ticarî hayatımızdan bir misal verecek olursak, bir tüccarın ilk işi kendi nefsine haram kazanç yollarını kapatması, o nefse “zengin olacaksın ama faize, ihtikâra, yalana, aldatmaya girmemek şartıyla” diyerek yasak bölgeleri ve vazgeçilmez doğruları iyice belletmesidir. Bunu başaran tüccar, nefsini gemlemiş demektir.

Bundan sonra sıra, meşru kazanç için çalışmaya, lüzumlu sebeplere müracaat etmeye ve bu yolda bütün kuvvetiyle çalışmaya gelir.

Manevî ticaret ve zenginlik de buna benzer. Bu hususta bütün mânevîyat büyüklerinin takip ettikleri şaşmaz bir sıra vardır. Manen terakki etmek isteyenler için bu sıraya aynen uymak vazgeçilemez bir şarttır.

Şöyle ki;

- Önce bütün haramlar, sonra bütün şüpheliler terk edilir.

- Daha sonra israftan uzak kalınarak helal kazanç yeterince harcanır ve fazlasının sadaka olarak muhtaçlara intikali sağlanır.

(1) Sözler, Üçüncü Söz.

(2) a.g.e., Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...