İnsanın kendinden sudur eden iyiliklerle ve kemalat ile iftihar edemeyeceği konusunu açıklar mısınız?
Değerli Kardeşimiz;
Arıyı bal yapabilecek şekilde terbiye eden, ipek böceğini ipek dokuyabilecek biçimde yaratan, ağacı meyve verecek şekilde tanzim eden Allah, insanı da hayırlı işler yapabilecek bir fıtratta ve kabiliyette yaratmıştır. Arı balıyla, ağaç meyvesiyle, tavuk yumurtasıyla, sığır sütüyle iftihar edemeyeceği gibi, en mükemmel bir istidatta ve hayırlı işler yapabilecek bir fıtratta yaratılan insan da meziyetleriyle iftihar edemez, iyilikleriyle gururlanamaz.
“İnsanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.” (Mesnevi-i Nuriye)
Bütün aynalarda tecelli eden ışık, güneşten geldiği gibi, insandaki her güzellik de Allah’tan gelmektedir. İnsana düşen, meziyetleriyle ve iyilikleriyle gururlanmak değil, o nimetlerden dolayı Rabbine şükretmektir. İnsana yakışan şöhret değil, tevazudur, kendini methetmek değil, istiğfardır. Yüce Allah, servetiyle, makam ve mevkisiyle, ilim ve kudretiyle gururlanan kişiye merhamet nazarıyla bakmaz.
Hâlbuki her hayır, her iyilik Allah’tandır, kötülükler ise neshimizdendir. Şu ayet de bu hakikati açık bir şekilde ifade etmektedir:
“Sana gelen her iyilik Allah’tan, her kötülük ise nefsindendir.” (Nisa Suresi, 4/79)
En ulvî, en mukaddes bir ibadet, şükrün en mükemmel ve en güzel bir ifadesi olan namazdaki hissemize bakalım: Dünyayı döndürüp namaz vaktini getiren Allah’tır. Abdest aldığımız suyu yaratan Allah’tır. Vücudumuzu namaz kılacak şekilde tanzim eden Allah’tır. Namaz kıldığımız mekânı yaratan Allah’tır. Okuduğumuz sureleri inzal eden yine Allah’tır. Kul sadece iradesini kılmakta ya da kılmamakta kullanır. Namaz kılmayan kişi Cenab-ı Hakk’ın bu kudsi davetine icabet etmediğinden o âli ibadetin feyiz ve bereketinden mahrum kalmış olur.
Bu ulvi davete icabet eden bir mümin, Rabbini tazim, tesbih ve zikretmiş olur. Ancak kişi bundan kendisine bir pay çıkaramaz.
Kâinatın en mükemmel meyvesi, yeryüzünün halifesi ve mahlûkatın en şereflisi olan insanın yaratılış gayesi ve en mühim vazifesi başta namaz olmak üzere ibadettir. Yüce Allah, en mükemmel bir mahiyette yarattığı insana, bütün kâinatı hizmetkâr yapmış; en büyük hayat mertebesini ona bahşetmiştir. Bu kadar sonsuz ve harika nimetler binlerce şükür gerektirir. Şükrün en mükemmel yolu ise namazdır.
İnsana düşen vazife, iyilikleri Allah’tan bilip gurur yerine şükretmek, kötülükleri nefsinden bilip istiğfar etmektir. Şükür, nimetin artmasına, istiğfar da kusurların azalmasına sebebiyet verir.
Kuyunun dibindeki bir insan, yukarıdan uzatılan bir ipe tutunup çıktığında “Ben kendim çıktım” demeye hakkı yoktur. Ama o ipten tutmasaydı, kuyunun dibinde kalırdı. Allah’ın verdiği gözle ve O'nun yarattığı ışıkla eşyayı görüyoruz. Ama gözümüzü kapadığımızda karanlıkta kalırız. “Görüyorum” diye gururlanmaya hakkımız yoktur. Görmemek ise bütünüyle bizim tercihimize bırakılmıştır. İman edip etmemek de bunun gibidir. İslamiyet güneş gibidir, gözünü yuman zifiri karanlıkta kalır.
Evet, insan sadece neyi yapacağına karar verir, hayrı veya şerri tercih eder, Allah da onu yaratır. İnsan iradesiyle yaratılan fiillerin ve amellerin iki ciheti vardır:
Birisi; fiilin yaratılması ki bu tamamen Allah’a aittir. Allah’tan başka yaratıcı yoktur.
Diğeri ise; fiilin tercih edilmesinde iradesini kullanmaktır ki, bu kısım da tamamen insana aittir. Yani bir fiilin aslını Allah yaratır, vasfını ise insan kendi iradesi ile tayin eder. O zaman yaratmak Allah’ın, mesuliyet ise insanın olur. Bu hayırda da şerde de aynıdır.
Konuşma bir fiildir. İnsan isterse doğru konuşur, isterse yalan söyler, gıybet eder, birine iftira atar ve çirkin sözler söyler. O fiilleri yaratan Allah’tır ama istimal eden kuldur ve mesuliyet onundur. Zira irade kulun elindedir, Allah’ın şerre rızası yoktur.
Aynı şekilde ayağımızı yürüyecek biçimde terbiye eden ve yürümeyi yaratan Allah’tır. Kul isterse camiye doğru yürür, isterse şer bir mekâna. Birincisinde sevap alır, ikincisinde ise günaha girer. “Benim suçum ne? Kaderim de olmasaydı, ben de buraya gelmezdim” diyemez, dese de bir mânâ ifade etmez.
Diğer bütün fiillerimizi bu şekilde düşünebiliriz. İsteyen kul, yaratan Allah’tır.
Şu da var ki: Kâinatın ve insanın yaratılışında mutlak irade sahibi Allah’tır. Hiç kimse O’nun takdirini bozamaz. Her şey O’nun plan ve programına göre işler. İnsan bu plan ve programda bir değişiklik yapamaz:
"Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz." (İnsan Suresi, 76/30)
Bazılarında yanlış yorumlanan bu âyet-i kerîme şu hakikat dersini vermektedir: İnsan irade sahibi bir mahlûktur ancak istediği her neticeyi elde etmesinde iradesi yeterli değildir. İnsanın kendi iradesine bırakılmış işlerde, insan dilemedikçe Allah o işi yaratmaz. Meselâ: İnsan yerinden kalkmaz ve yürümeyi dilemezse Allah onu kaldırmaz ve yürütmez.
Bazı işler de vardır ki, insan işi yapmaya niyetlenir ve karar verir, ama Allah küllî iradesiyle ona izin vermez. Kişi İstanbul’a gitmek için bilet alır, ama rahatsızlanır veya yakınlarından biri vefat eder, o da o menzile varamaz. Demek ki kişinin bir şeyi irade etmesi, o işin mutlaka meydana geleceği manasına gelmez. Esas olan Yüce Allah’ın dilemesidir. O dilerse, kul da o işte muvaffak olur. Allah dilemezse hiçbir iş vücuda gelmez, hiçbir mahlûk vücut sahasına çıkamaz. Bütün havl ve kuvvet Allah’tandır; her şeyin dizgini O’nun elindedir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü