Block title
Block content

“Kün!” emrini açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kün, “Ol” demektir. “Emr-i kün feyekün”, “Allah’ın yaratmayı dilediği şeye, “ol” diye emretmesi ve böylece onun varlık sahasına çıkması” demektir. Tefsir-i Kebir sahibi Fahreddin Râzi, “ol” emri hakkındaki değişik te’villeri sıralar ve en kuvvetli te’vil olarak şunu kaydeder:

“Cenâb-ı Hakk’ın “ol” demesinden maksat, eşyanın yaratılmasında İlâhî kudretin sür’atle nüfuz ettiğini göstermektir. Bir de bu, Hak Teâlâ'nın eşyayı deneme yanılma olmaksızın yarattığını gösterir.”

Üstad Hazretleri:

“Eşya fena ve zevale (fâni olmaya ve yok olmaya) gitmiyor, daire-i kudretten daire-i ilme geçiyorlar.” buyuruyor. Gözümüzden kaybolan eşyanın yokluğa gitmeyip Allah’ın ilminde bâki kaldığını bize ders veren bu güzel ifadeleri konumuz yönünden tahlil ettiğimizde şu hakikate varırız:

Yaratılmadan önce her şey Allah’ın ilim dairesinde mevcut. Bu şeylerden hangisinin yaratılmasını irade buyurursa, onu ilim dairesinden kudret dairesine geçiriyor; yâni var ediyor. İşte “ol” emri ilim dairesinde mevcut olan bu eşyaya veriliyor. Yâni, Allah’ın onları yaratmayı irade etmesi ve onların da böylece varlık sahasına çıkışları sanki bir emirle oluyor.

O halde, “kün” emri bir temsildir. “İlim dairesinden kudret dairesine geç” mânâsını ifade eder.

“Kün” emriyle ilgili âyet-i kerimelerden iki misal:

“Göklerin ve yerin mübdii’ dir(onları önceden hiçbir örneği bulunmaksızın yaratandır) Bir şeyin olmasını isteyince ona sadece ol der, o da oluverir.”(Bakara, 2/117)

Burada “ol” emri, kudretin hemen faaliyete geçmesi mânâsına geliyor. Bu emrin tevilini İslâm âlimlerimiz aynen böyle yapmışlar. Tıpkı, “her şeyin melekûtu O’nun elindedir” âyetindeki “el” tabirini, kudret olarak tefsir ettikleri gibi, bu “ol” emrini de yine kudret ve irade olarak tefsir etmişler. Ve bundan murat, “Allah’ın dilediği şeyin hiçbir engel olmaksızın hemen meydana gelmesidir.” demişler.

Diğer bir âyet-i kerime:

“Doğrusu Allah indinde İsa’nın meseli, Âdem meseli gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ol dedi, o da oluverdi.” (Âl-i İmran, 3/59)

Bu âyet-i kerimede geçen “ol” emrinin mânâsına bir derece yanaşmak için eşya hakkındaki şu sınıflandırmayı dikkate almak gerekiyor. Bilindiği gibi eşya iki âleme ayrılıyor. Birisi “halk âlemi”, diğeri ise “emir âlemi.” Beden halk âleminden, ruh ise emir âleminden. Halk âlemi bu hikmet dünyasında safha safha, kademeli olarak yaratılmaktadır.

Emir âlemi için ise bu tarz bir yaratılış söz konusu değildir. O âlemde her şey bir anda vücut bulur. Ruh, değişik safhalardan geçip de sonunda o hâli almış değildir. Doğrudan ruh olarak yaratılmıştır. İnsan bedeninde vazifeye başlaması da yine bir anda gerçekleşir.

Önce topraktan yaratılan Âdem babamıza daha sonra “ol” emrinin verilmesini Muhyiddin-i Arabî Hazretleri bu emir kanunuyla izah eder:

“Ol denince oluverir kavl-i şerifi, ruhun üflenişine işarettir. Ve bunun, emir âleminden olduğuna işarettir. Önceden bedenin yaratılışı gibi bir madde ve müddete ihtiyaç kalmadığını ifade eder.”

Bahsimize konu olan bu âyet-i kerime akla engin bir ufuk açıyor. Önce topraktan Hz.Âdem (as) yaratılıyor ve sonra ona “ol” emri veriliyor. Bu emirle Hz.Âdem (as)’in topraktan inşa edilen cesedi ruha ve hayata kavuşuyor. Nitekim buradaki “ol” emrini büyük müfessir Elmalılı Hamdi Efendi, “Canlı bir mahlûk kesil.” şeklinde tefsir etmektedir. Zira, zaten var olan bir nesneye yeniden “ol” emri verilmesi onun yeni bir şekle girmesi anlamına gelir; aksi halde bu emre bir mânâ vermek mümkün olmaz.

Şimdi bu âyetin penceresinden etrafımızdaki sonsuz faaliyetlere bir göz atalım ve “ol” emrini onlarda görelim, okuyalım. Hidrojen ve oksijen bir “ol” emriyle su olmuşlardır. Yenilen gıda bir süre sonra et, kan, saç, tırnak oluyor. Farklı ol! emirleriyle. Rahimdeki nutfenin “alâka” olması da yine “ol” emriyledir. Bu emir ve benzerleri aralıksız tekrarlanır. İlâhî kudret ve irade o tohumu halden hâle evirip çevirir ve sonunda insan vücut bulur.

Emdiğimiz havaya gırtlakta, ağız boşluğunda ve dudakta ayrı emirler veriliyor ve böylece ağzımızdan değişik harfler dökülüyor. Allah, ağız fabrikasında havadan ses yaratıyor; yine “ol” emriyle. O ses, mübarek bir kelime ise, Rahmanî bir hakikat terennüm ediyorsa yeni bir emir alıyor: Melek ol.

Demek ki, hayatımız her an “kün” emrinin cilveleriyle kaynaşıp durmaktadır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: İkinci Şua | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 16468 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

nurefşa
cevabınız icin cok teşşekür ederim Allah razı olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
annexfsa
öncelikle tövbe haşa.. yanlış birşey sormaktanda korkuyorum. ama sormam ve cevap bulmam gerekiyor. Allah c.c. çok büyük bir valık bunu benim aklım kavaraymıyor. nesnelerde allahın bünyesinde bulunuyor. o, ol dediği zaman varlıklar beden kazanıyor buaraya kadar tamam. Şimdi Allah c.c. bir şeyi yaratmak istediğinde düşünmesine gerek yok o zaten var allah o şeyi nasıl yarattı. Tekrar tövbe haşa örnek vermek istiyorum istiyorum ama küfre girmek istemiyorum . biz insanlar en basitinden bir çivi yapmak için önce düşünürüz bize ne lazım demir lazım şekle sokmak işçin sıcaklık yani ateş çivi şeklinde bir kalıp aslında çivininde nasıl birşey olduğunu bilmiyoruz yada bildiğimiz zannedelim. allah bunu nasıl yaptı. Hiçbirşey yokken sadece kendi varlığı varken bana bu lazım olayını nasıl yaptı. Anlayamıyorum. Yada anlamam gerekmiyormu. lütfen yardımcı olun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

Evvela Allah’a bünye isnat etmek ve varlıkları onun içinde tasavvur etmek küfür ve şirktir. Allah bünye ve mekan olmaktan münezzeh ve mukaddestir. Madde ile Allah’ı aynı bünyede düşünmek karanlık ile ışığı aynı yerde ve aynı anda düşünmek gibi saçma ve hurafe bir düşüncedir. Madde yokken var edilen bir mümkündür. Mümkün ise ilm-i İlahide var ile yokluk arasında duran eşyanın ilmi formatıdır. Kudret-i İlahi bu mümküne dokunduğu zaman yokluk varlığa dönüşüyor.

Eşyanın ilmi formatını maddi formatı gibi düşünmek yersizdir. İnsan zihninde yılanı tasavvur eder, ama bu mutasavver yılan beynimizi ısırmaz ve ısıramaz. Böyle vehmi ve hayali şeyleri maddi ve hakiki surete çevirmek zihnin bir illeti ve marazdır.

Mesela, Allah’ın ezeli ilmindeki bir taş ilmi olarak bir varlıktır, lakin maddi bir varlık değildir. Maddi varlık haline dönüşebilmesi için kudretin ona harici bir vücut vermesi gerekir ki, bu Allah’ın zatı ilgili bir durum değildir. Kudretin o taşı yokluktan varlığa çıkarmasında temas ve mübaşeret gerekmiyor. Bu mübaşeret konusunu yazının devamında inceleyeceğiz.

İkincisi, insanların en büyük yanılgısı, Allah’ı ve onun sonsuz sıfatlarını kendine ve türlerine kıyas etmesidir. Halbuki ne Allah ne de sıfatları mahlukattan ve mevcudattan hiçbir şeyle kıyas edilemez. Kıyas ancak aynı cins ve türler arasında olabilecek bir vasıtadır. Allah mahlukat ve mevcudattan münezzeh ve mukaddes olduğuna göre bunlarla kıyası kabil ve mümkün değildir. İnsanların ekserisini tevhitten tecsim ve teşbihe (Allah’a cisim verme) sürükleyen bu batıl ve yanlış kıstas ve kıyastır. “Allah’ın misli gibi yoktur.” ayeti gereğince Allah’ı ari ve temiz düşünmek ve ona layık sıfatları isnat etmek gerekir. Yoksa hafazenallah şirk ve küfre düşme tehlikesi çok yüksektir.

Üçüncüsü, kainat ve içindekiler Allah’ın yaratması ile var olan şeylerdir. Yoksa -haşa- onun zatından kopup gelen bir şey nazarı ile bakmak küfür ve şirktir. Üstad Hazretleri bu hususta şöyle izahatta bulunuyor:

"Amma ehl-i hakikat ise, verâset-i Nübüvvet sırrıyla ve Kur'ân'ın kat'î ifâdâtıyla görmüşler ki, âyine-i mevcudatta kudret ve irâde-i İlâhiye ile vücud bulan nakışlar Onun eserleridir. "Heme ez ost" Haşiye1 tur; "Heme ost" Haşiye2 değil. Eşyanın bir vücudu vardır ve o vücud bir derece sâbittir. Çendan o vücud, vücud-u Vâcibe nisbeten vehmî ve hayâlî hükmünde zayıftır; fakat Kadîr-i Ezelînin îcad ve irâde ve kudretiyle vardır."

"HAŞİYE 1: Yani her şey Ondandır. O îcad eder.

HAŞİYE 2: Herşey O değil ki; "Lâ mevcûde illâ Hû" denilsin." (Lem'alar, Dokuzuncu Lem'a)

Dördüncüsü, Allah’ı bir şeye benzetmek hem uzun ve ince bir konu olup hem de ekser insanların umumi bir hastalığı olmasından, Üstad Hazretlerinin şu ifadelerinden yola çıkarak geniş bir izah yapmaya çalışalım:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema'dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvanla fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, Zât-ı Akdesi mülâhaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi ağır gelmez."(Mesnevî-i Nuriye, Habbe)

Allah’a olan marifet ve bilmek iki türlüdür. Birisi, Allah’ın isim ve sıfatlarının kainat ve mevcudat üstündeki tecellilerini okuyarak marifet kazanmaktır. İslam bu tarz marifeti emrediyor. İnsan bu marifet yönünde ne kadar derinleşip terakki ederse o kadar iyidir. Bu tarz marifetinde insanlar arasında derece ve makamı nihayetsizdir; ilmelyakin, aynelyakin ve hakkalyakin gibi çok derece ve mertebeleri vardır. İnsan Allah’ın her bir isminin tecellisini kainat aynasında okursa marifeti de o oranda ziyadeleşir. Her bir isim ve sıfat Allah’ı farklı açıdan insana tanıtır. Bu yüzden bütün isimlerin penceresi ile Allah’a marifet kazanamayan birisinin marifeti nakıs ve eksiktir.

Allah’ı tanımaya çalışmanın diğer türü ise, Zat-ı Akdesi muhakeme ve duygular vasıtası ile idrak etmeye çalışmaktır. İslam bunu yasaklamıştır. Zira insanın muhakeme ve duyguları Allah’ın Zat-ı Akdes’ini anlamakta aciz ve çaresizdir. İnsan ne kadar kendini zorlasa da Allah’ın zat-ı akdesini idrak edemez. Zira insan fani ve cüzi duygular ile donatılmıştır, halbuki Allah’ın zat-ı akdesi ezeli ve ebedidir. Cüzi ve kayıtlı duygular ile sonsuz ve sınırsız bir varlığı idrak edip anlamak mümkün değildir. Bu yüzden insanın aklında ve muhakemesinde Allah’ın zat-ı akdesi hakkında ne varsa Allah o değildir, hükmü önemli bir hükümdür. Üstad Hazretlerinin naklettiği ifade ile,

"İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez, / Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez."

İnsan zihni kayıtlı ve mukayyettir düşünürken ve tefekkür ederken bu kayıtlar altında hareket eder. Kendisini bu kayıtlardan kurtarıp tecerrüt edemez. Bir şeyi anlamaya çalıştığı zaman önce kendi nefsine kıyas eder şayet orada bir şey bulamaz ise sair mevcudata kıyas eder, orada da bir şey bulamaz ise bütün mümkünata kıyas eder. Yani anlama ve kıyas etme gücü mahlukat ve mevcudatı aşamaz. Her şeyi mevcudat ve mahlukat kıstasları içinde muhakeme eder. Faraza Allah’ın zatını düşünecek olsa önce nefsine kıyaslar, sonra etrafındaki şeylere kıyas eder, en sonunda mümkünata kıyas eder ondan ötesine gidemez.

Bu durumda insan zihnini çelik zırhlarla çevreleyen üç temel zırh ortaya çıkıyor. Birinci zırh, insanın nefis merkezli hususi alemidir ki, insanın düşünüşünde en kayıtlayıcı faktördür. İnsan her şeyi nefsine kıyaslayarak düşünür. Nefis ise kesif ve maddenin en aşağı derecesidir, bundan dolayı insan zihnini kendine hapseder. İnsanların ekserisi bu kayıtın içinde hapistir.

İkinci zırh, insanın etrafını çevreleyen hemcinsleridir. Yani insan nefsinden sonra her şeyi etrafını çevreleyen türleri ile mukayese eder. Şayet düşündüğü şey hakkında kendi nefsinde bir şey bulamaz ise etrafında bulmaya çalışır. İnsan etrafında halkalanan her şey insanın zihnini sarmalayan bir zırh gibidir. Değme insan bu zırhı delip de soyut düşünceyi yakalayamaz. İnsanların örfü, adetleri, gelenekleri, inançları bu zırhın kaplamaları gibidir; bu kaplamaları aşıp müteal (aşkın) alemleri düşünmesi insan için çok zordur.

Üçüncüsü zırh ise, insan zihnini en geniş dairede sarmalayan imkan dairesidir. Bu daire artık Halik ile mahluk sınırının en uç noktasıdır. Ama bir yönü ile de insan zihni açısından son duraktır. İnsan zihni için bundan ötesi diye bir şey yoktur. İşte insan tefekkürü ve düşüncesi en ileri nokta olarak bu imkan dairesine yanaşabilir. Buna da her insan muvaffak olamaz. Ancak zihni melekeleri harikulade olan dahi insanlar nadiren çıkar.

Bir insan nefis dairesini aşsa önüne hemcins dairesi çıkar, onu da aşsa önüne en çetin imkan zırhı çıkar ve orada takılır kalır. Bu sebepten dolayı insan zihni mevcudat ve imkan dairesinden münezzeh olan Allah’ın zatını idrak edemez. Allah’ın zatı diye insanın aklına ve zihnine ne geliyor ise, bu üç zırhın dairesinde olan bir tasavvurdan ibarettir. Yani insanların ekserisi mahluk ve mevcut olan bir şeye şaşırıp Allah diyor. Bu da insan açısından bir şirk, bir dalalettir. Üstad Hazretlerininin "Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan meçhul ve menkûr olur." demesi bu mana içindir. Yani Allah’ın zatına malum ve bilinen bir şey gibi bakarsan, senin malum ve bilinen dediğin şey aslında Allah değil mahlukattan bir tasavvurdur. Bir mahluku ve mevcudu ilahlaştımaktır ki bu da Allah’ı inkar ve kaybetmek demektir.

Zihinde oluşan bu malum ve maruf manasının temeli yukarda izah edildiği gibi, ya nefis dairesinde bir tasavvurdur, ya etrafını çevreleyen hemcinsinden bir esinlenmedir, ya da imkan dairesinde uzak bir düşüncedir. Hiçbir zaman Allah’ın kendisi değildir. Ekser insanların ilah diye kabul ettikleri şeylerin cismani putlardan ibaret olması meseleye ışık tutar.

Taklidi sema demek insanların zihnini çevreleyen kayıt ve sınırlamalardır. Yani insan zihninin düşünce kapasitesini tespit ve tayin eden kayıt ve sınırlamaların hepsine birden denir. Yukarıda bu kayıt ve sınıflandırmaları üç sınıf şeklinde incelemiştik.

Maahaza, o ünvanla fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, zât-ı akdesi mülâhaza için bir nevi ünvandır. İnsanların zihninde ve tasavvurunda yerleşen İlah anlayışı mahlukat ve mevcudat cinsinden olduğu için, kainatta görünen mutlak İlahlık sıfatlarını üzerine alıp kaldıramaz. Yani kainatta eserleri ile sabit olan ebedi ve ezeli İlahi sıfatlar, insanın zihnide yerleşmiş olan ilkel İlah anlayışını kabul etmiyor. Sıfat ilahi, ama İlahın kendisi mahluk olduğu için aralarında bir uyumsuzluk oluşuyor. İlahi sıfatları ancak ve ancak hakiki bir İlah üstüne alıp kaldırabilir. Bu da ancak İslam’ın emrettiği münezzeh ve mukaddes bir İlah anlayışı ile mümkündür. O zaman kainatta tezahür eden İlahi sıfatlar ile Allah’ın münezzeh zatı arasında bir uyum ve ahenk olur. Bu yüzden İslam dini Allah’ın zatını mevcudu meçhul olarak ilan ediyor. Allah mevcuttur, yani varlığı ve birliği katidir, lakin zatı ve mahiyeti itibari ile meçhuldür, yani zatı ve mahiyeti insanlar tarafından bilinmesi imkansızdır.

İşte böyle bir tasavvur neticesinde marifet pırıltıları açığa çıkar. Yoksa zihnimizde mutasavver bir İlah ile marifet pırıltıları değil şirk karanlıkları başımıza üşüşür.

Özet olarak, insan zihninde oluşmuş, yani tasavvur edilmiş bir Allah anlayışı bütün kainatı kuşatan ilahi sıfatları üzerine alıp kaldıramaz, onlara kaynaklık edemez. Ama mevcudat ve mahlukattan münezzeh ve mukaddes olan ve mevcut ama meçhul bir Allah anlayışı kainatta tecelli eden İlahi sıfatları üstüne alıp tam bir kaynak tam bir medar olabilir.

"Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, "Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O her şeyi hakkıyla işitir, her şeyi hakkıyla görür." (Şûrâ, 42/11) sırrıyla, sureti, misli, misali, şebîhi dahi olamaz."(Lem'alar, On Dördüncü Lem'a)

Beşincisi, Allah zatı itibari ile değil isim ve sıfatları ile her şeyin yanında hazır ve nazırdır. Zat-ı Akdesi ile bizzat değil bilvasıta tasarruf ediyor. Yani Allah’ın isim ve sıfatları onun zatı ile kaim ve Onun zatından kaynayıp geldiği için dolaylı bir şekilde Allah’ın zatı her bir fiil ve icraatın memba ve esasıdır denilebilir. Ama Zat-ı Akdes asla ve kata mahlukat ile mübaşeret ve temas içinde değildir ve her şeyin yanında bizzat hazır ve nazır olmaz. Allah Zatı ile her şeyin yanında bizzat hazır ve nazır demek şirk olur. On Altıncı Söz'deki güneş örneği bu hakikati akla yaklaştırmak için verilmiştir.

Güneş zatı itibarı ile bizden çok uzak olmasına rağmen, ısı ve ışığı ile göz bebeğimizin içine kadar giriyor. Allah da aynı şekilde zatı itibari ile mahlukattan nihayetsiz uzak ve münezzeh iken, isim ve sıfatları ile bize şah damarımızdan daha yakındır. Bu mana itibari ile Allah kainatta zatı ile değil isim ve sıfatları ile iş görüyor. Ama isim ve sıfatların arkasında ve membaı olarak yine Allah’ın mübarek zat-ı akdesi vardır.

Maddi alemde tesir ve tedbir ancak temas ile olur. Yani dokunmadan ve temas etmeden bir şeye tedbir ve tesir etmek mümkün değildir. Mesela, insan bir bardak su içmek için eli ile bardağı kavramadan, onu tutmadan suyu içemez. Bu ilişki ve zorunluluk Allah için geçerli değildir. Allah temas ve mübaşeret etmeden bir şeye ol dedi mi o şey oluverir. Bir şeyi icat etmesi için onunla temas etmeye muhtaç değildir.

Yer çekimi bizi yeryüzüne bağlar, fakat dokunarak değil. Mıknatıs da çiviyi dokunmadan çeker. Dokunmadan iş görmenin en büyük örneği insan ruhunda görülür. Biz ruhumuzdaki kuvvet sıfatıyla eşyayı kaldırırız, ama eşyaya dokunan o sıfat değil, ellerimizdir.

Bir cümleyi ezberlediğimizde ondaki kelimeler hafızamızda kaydedilir, yine dokunmaksızın.

Meleklerin bizim amellerimizi yazmaları da dokunmaksızın ve temassızdır.

Demek oluyor ki, bir varlık maddeden uzaklaştığı nispette mübaşeretsiz iş görme sahasında ilerleme kaydeder.

“Cenâb-ı Hakk’ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzât mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi.”(Mesnevî-i Nuriye)

Güneşin maddesi yeryüzündeki eşya ile temasta değildir, ama onun maddeden bir derece uzak olan ışığı, eşya ile temas edebilmekte ve onları aydınlatmaktadır. Güneş, “tenvir” fiilini eşya ile temas etmeksizin icra ettiği gibi, cazibesiyle de bütün gezegenlerini yine dokunmaksızın çekip çevirir.

Bu misallerde olduğu gibi basit bir mahluk böyle temassız iş görebiliyorsa, maddeden münezzeh ve mukaddes olan Allah elbette temas etmeden iş ve fiil icra edebilir.

Özet olarak, mübaşeret yani temas maddi bir vasıftır, Allah hakkında kullanılması caiz değildir. Allah her şeyi mübaşeret etmeden kün emri ile icat ediyor. Mübaşeret ancak maddi şeylerde olur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
isahalim
İLİM DAİRESİNDEN Kudret dairesine geçerken ki "KÜN" yani "Ol " emrini Cenabı Hak o anda mı veriyor??? (Allah'ın tüm sıfatları gibi kudret ve iradesi sıfatları için de "kudret-i ezeli, irade-i ezeli " dediğimiz için soruyorum. ) İşte “ol” emri ilim dairesinde mevcut olan bu eşyaya veriliyor. Yâni, Allah’ın onları yaratmayı irade etmesi ve onların da böylece varlık sahasına çıkışları sanki bir emirle oluyor.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Allah için zaman kaydı söz konusu değil. Bu sebeple an, o an, dün, yarın, gibi zamana ait kavramlar Allah için caiz değildir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...