Block title
Block content

Kur’an’daki ilâhî beyan tarzı hakkında bilgi verir misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur’an’ın nüzûl çağında, Araplar ümmî bir topluluk, Hz. Peygamber, ümmî bir insandı. Yani okur- yazar değildi.

 

“Kur’an sana indirilmezden önce, sen ne bir kitap okumuş, ne de elinle bir şey yazmıştın. Yoksa batıla uyanlar şüphelenirlerdi.”(1)

 

âyetinin de işaret ettiği gibi, Hz. Peygamber’in ümmîliği, nübüvvetinin şüphelerden uzak bulunmasının bir delilidir. Böyle ümmî bir zâtın, ilmin zirvelerinden konuşması bir mu'cize olup ilminin ilâhî menşeli olduğunu göstermektedir.(2)

 

Yoksa okur-yazar bir kimse, olsaydı Ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlar “Biz ahir zaman peygamberini kendi kitaplarımızda ümmî biri olarak buluyoruz. Öyleyse bu, o olamaz!” derlerdi. Müşrikler de, “Okur-yazar biri olduğuna göre, bu ilmi başkalarından öğrendi.” derler, bu cihetten şüpheye düşerlerdi.(3)

 

Kur’an’ın şu âyeti, Hz. Peygamberin nübüvvet öncesi halini biraz daha detaylı olarak bildirir:

“Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Yoksa sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Lâkin Biz, o Kur’an’ı, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayete ilettiğimiz bir nur kıldık...”(4)

O halde Kur’an, İlâhi makamdan gelen bir hakîkat olup, Hz. Peygamber kendi akıl ve fikriyle, kendi cehd ve gayretiyle vahyin bu yüksek hakîkatlerine ulaşmış değildir. O bunları,  

“Allah sana (daha önce) bilmediğin şeyleri öğretti.”(5)

âyetinin de açıkça delalet ettiği gibi, ilâhî talim ile öğrenmiştir.

 

Şu âyet ise, Hz. Peygamberin vahye mazhariyetten sonraki halini bildirir:

“Nitekim kendi içinizden bir peygamber gönderdik ki, size âyetlerimizi okur, sizi (inkâr ve günah kirlerinden) temizler. Size Kitab’ı ve hikmeti öğretir. Bilmediklerinizi bildirir.”(6)

Âyetlerden açıkça görüldüğü üzere, Hz. Peygamber bir cihetle müteallimdir, bir cihetle de muallim. Cenab-ı Hakk’ın katında O’ndan mesaj alan bir konumda iken; insanların içinde, bu mesajı tebliğ eden bir konumdadır.

 

Kur’an’da üç yüz defadan fazla “De ki” ifadesinin bulunması da gösteriyor ki, Hz. Peygamber Kur’an’ın mesajlarını kendi hevâ ve hevesinden söylemiş değildir. Ancak kendisine gelen vahye tâbi olmaktadır. Vahye herhangi bir müdahalesi yoktur. O, sadece alıcı bir muhatap durumundadır.(7)

 

Sıradan insanlar bile okuyup yazarlarken, Hz. Peygamber gibi en üstün bir kabiliyette birisinin okuyup yazmaması biraz garip görülebilir. Hatıra gelebilecek böyle itirazla karışık bir vehme karşı, Bursevî şu veciz hatırlatmayı yapar:

“En yüce Kalem kendisine hizmet eden, Levh-i Mahfuz mushafı ve manzarı olan bir Zât, elbette yazı yazmaya, cismânî aletlerle ilim öğrenmeye muhtaç değildir.”(8)

Öte yandan şu âyet ise, Kur’an’ın, Hz. Peygamberin beşerî ufkundan ve iradesinden değil, ilâhî canipten ve iradeden geldiğini açık bir şekilde bildirmektedir:

“De ki: Allah dileseydi Kur’an’ı size okumazdım. O da bunu size bildirmezdi. Bundan önce içinizde bir ömür geçirdim. Hiç düşünmez misiniz?”(9)

Kur’an’ın ilk muhatabları olan inatçı Kureyş müşrikleri, Kur’an konusunda çok düşünmüşler, ama onun menbaını semada değil, yerde arama yoluna yönelmişlerdi. Kur’an nazmının, bütün beşerî ifade sınır ve imkânlarını aşan gücü hususunda tam bir kanaate varamıyorlardı. Bu nedenle tereddütler içinde bocalıyor, ona nasıl bir kulp takacaklarını araştırıyorlardı. Dün yaptıkları iftiranın tutmadığını görüp, diğer gün başka bir iftiraya geçmekteydiler. Onların bu dengesiz hallerine Kur’an-ı Kerîm, meselâ şu âyetlerde dikkat çekmektedir:(10)

“Kalpleri daima eğlencede olarak, o zulmedenler aralarında şu gizli fısıltıyı yaptılar: Bu ancak sizin gibi bir insandır. Şimdi siz, göz göre göre sihre mi gidiyorsunuz?”(11)

 

“Şöyle dediler: Hayır, bunlar anlamsız rüya demetleridir. Hayır, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir! Eğer böyle değilse, evvelki (peygamber)lerin getirdiği mu’cizeler gibi o da bize bir mu’cize getirsin!”(12)

Onların bütün bu tereddütleri, bu bocalamaları Kur’an’a bir beşer sözü olarak bakmalarından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki insaflı bir bakışla Kur’an’a bakıldığında, onun üslûbunda, muhtevasında, belâğatında, fesahatında, ihtiva ettiği ilimlerde, bahsettiği gaybî haberlerde semavîlik mührü bulunduğu gayet net bir biçimde görülecektir.(13)

 

Kur’an âyetlerine dikkat edildiğinde, Allah’ın sıfatlarıyla peygamberin sıfatlarının kesin hatlarla birbirinden ayrıldığı görülür.

 

Hz. Peygamber, Allah’tan yardım isteyen, O’ndan hidayet talep eden, O’na istiğfar eden, emrini yapan, hatta bazen ilâhî uyarılara maruz kalan bir konumdadır. O, Allah’ın kitabından bir tek harfi bile değiştirme yetkisine sahip değildir. O’nun Kur’an’da çizilen portresi, tam itaatkâr bir kul portresidir.(14) Nitekim âyette şöyle denilmektedir:

“Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğunda bize kavuşmayı ummayanlar şöyle dediler: Bize bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir.

 

De ki: Onu kendi keyfime göre değiştirmem mümkün değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edecek olursam, büyük bir günün azabından korkarım.”(15)

Kur’an’da zaman zaman Hz. Peygamber’e ilâhî ikazların gelmesi ve hatırlatmaların yapılması da, onun semavîliğinin bir göstergesidir. Meselâ, Tebük savaşından geri kalanlara peygamberin izin vermesiyle ilgili olarak, Hz. Peygamber’e şu ilâhî uyarı gelir:

“Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin de doğru söyleyenler ortaya çıkıp yalancıların kim olduğunu bilinceye kadar beklemedin!”(16)

Bu uyarının biraz daha şiddetlisi, Bedir esirlerinden fidye alınmasıyla ilgili ilâhî ikazdır:(17)

“Hiçbir peygambere, yeryüzünde iyice kuvvetlenmedikçe, esirlere sahip olması uygun değildir. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise, ahireti diliyor. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir. Eğer Allah’tan ilâhi bir hüküm geçmiş olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size büyük bir azap dokunurdu.”(18)

Buna yakın bir uyarı, âmâ Abdullah İbnu Mektum olayıyla ilgili olarak gelir. Rivayete göre bu zât, bir keresinde Peygamberin yanına geldiğinde Hz. Peygamber, Kureyş’in önde gelenleriyle konuşmaktadır. Hz. Peygamber’e “Ya Rasulallah, Allah’ın sana bildirdiklerinden bana öğret.” der. Hz. Peygamber ise, o sırada diğerlerine tebliği daha mühim gördüğünden, onun bu isteğinden hoşlanmaz. Bu tavrı üzerine Cenab-ı Hak, şu âyetlerle peygamberine uyarıda bulunur:(19)

“Yanına âmâ geldi diye yüzünü ekşitip döndü.

Nereden biliyorsun, belki o günahlarından arınacaktı.

Yahut öğüt alacak ve o öğüt kendisine fayda verecekti.

Öğüde ihtiyaç duymayana gelince, sen ona yöneliyorsun.

Onun arınıp arınmamasından sen sorumlu değilsin.

Sana koşarak gelen ve Allah’tan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun.

Hayır, (bir daha böyle yapma) bu bir öğüttür.

Dileyen ondan öğüt alır.”(20)  

Şu uyarı ise, diğerlerinden daha şiddetli bir dozajdadır:

“Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse bir parça onlara meyledecektin. O zaman hayatın azabını da ölümün azabını da sana kat kat tattırırdık. Bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın.”(21)

Şimdi vereceğimiz âyet ise, uyarının zirvesidir. Böyle bir uyarıdan sonra her türlü uyarı az kalır:

“Eğer O (peygamber), bizim adımıza bir takım sözler uydursaydı biz O’nu kudretimizle yakalardık. Sonra da can damarını kesiverirdik. O vakit hiçbiriniz buna engel de olamazdı.”(22)

Hz. Peygambere yönelik bu ilâhî hatırlatmalardan, kâhir kudret sahibi Allah’ın huzurunda, Hz. Peygamberin ancak vahyi almağa ve tebliğe memur olduğu açıkça görülmektedir. Hz. Peygamber, bunun elbette farkındaydı. Nitekim bir âyet geldiğinde “Bu Allah’tandır, yazınız.” diyor, kendi sözlerini ise yazdırmıyordu.(23) Rasulullah’ın bu tarz hareketi, kendi beşerî sözleriyle ilâhî vahyin birbirine karıştırılmaması içindi.

“Benden Kur’an dışında bir şey yazmayın. Biriniz şayet yazmışsa da silsin.”(24)

 

hadisi bunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

Kur’an’ın ilâhî menşeli olduğunu gösteren hususlardan bir tanesi de, vahyin Hz. Peygamberin arzusuna, isteğine göre gelmeyişidir. Nitekim ilk vahiyden sonra üç yıl müddetle vahiy gelmez. Hz. Peygamberin zevcesi Hz. Aişe’ye bir iftira yapıldığında, Rasulullah bir ay vahyi bekler. Daha sonra gelen Nur Sûresinin ilgili âyetleri Hz. Aişe’nin böyle bir isnaddan uzak olduğunu haber verir.(25)

 

Hz. Peygamber, kıblenin Kudüs’ten Kâ’be’ye çevrilmesini arzu eder. Onaltı onyedi ay, semâdan bu konuda bir değişiklik emri bekler. Neticede, şu âyetlerle, bu arzusuna cevap verilir:(26)

“Yüzünü sık sık semaya doğru çevirdiğini elbette görmekteyiz. Seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.”(27)

Şimdi zikredeceğimiz âyet ise, vahyin ilâhî iradeye göre geldiğinin net bir ifadesi durumundadır: Hz. Peygamber, Hz. Cebrail’i daha sık görmek ister. Gelen vahiyde şöyle denilmektedir.(28)

“Biz ancak Rabbinin emriyle geliriz.”(29)

Bu noktalara dikkat çeken Subhî Salih’in de dediği gibi, “Vahiy, Muhammed’in Rabbi istediği zaman iniyor, Muhammed’in Rabbi kesilmesini istediğinde ise kesiliyordu.”(30)

 

Son olarak, şu noktaya da dikkat çekmekte fayda görüyoruz:

 

Hem Kur’an, hem de hadis-i şerifler Hz. Peygamber’in dilinden çıkmıştır. Âyet ve hadislerin üslûbu birbiriyle mukayese edilecek olursa, karşımıza şu çıkacaktır: İnsanların en güzel konuşanı olan Hz. Peygamber’in ifade tarzı, hiçbir zaman Kur’an’la ölçülecek seviyede değildir.(31)

 

Dolayısıyla bu semavî hitap, arzda yaşayan insanlara ilâhî bir rahmettir, bir nurdur. Gaybın kilitli kapılarının anahtarı durumundadır.

 

Dipnotlar:

 

(1) Ankebut, 48.

(2) Beydâvî, I, 450.

(3) Zemahşerî, III, 458.

(4) Şûra, 52.

(5) Nisa, 113.

(6) Bakara, 151.

(7) Salih, s. 30.

(8) Bursevî, IV, 676.

(9) Yunus, 16.

(10) Kılıç, Mitoloji, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerîm, s. 199-200.

(11) Enbiya, 3.

(12) Enbiya, 5.

(13) Nesefî, II, 156-157.

(14) Salih, s. 29-30.

(15) Yunus, 15.

(16) Tevbe, 43.

(17) Taberî, İbnu Cerir, Camiu'l- Beyan an Te'vili'l- Kur'an, X, 42-43; Zemahşerî, II, 236; Merağî, X, 33-34.

(18) Enfal, 67-68.

(19) İbnu Kesir, IV, 470.

(20) Abese, 1-16.

(21) İsra, 74-75.

(22) Hâkka, 46.

(23) Hamidullah, Muhammed, Kur’an-ı Kerîm Tarihi, s. 13; Salih, s. 33.

(24) Müslim, Zühd, 72.

(25) Buharî, Tefsir, 24/16.

(26) Müslim, Mesacid, 12; Taberî, II, 19; Nesefî, I, 81.

(27) Bakara, 144.

(28) Süyûtî, Lübabü’n- Nükûl, s. 375; Taberî,  XVI, 103.

(29) Meryem, 64.

(30) Salih, s. 36-38.

(31) Salih, s. 34.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...