Block title
Block content

Peygamber Efendimizin beşerî ve şahs-ı mânevisi hakkında açıklama yapar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kelime-i şehadette Hz. Peygamber (asm)'in hem abd, hem rasul oluşuna şehadette bulunuruz. Bilsin veya bilmesin aslında her insan Allah’ın kuludur. Hatta "Göklerde ve yerde olanların hepsi Rahman'a abd olarak varırlar."(1) âyetinin hükmüyle, her varlık Allah’ın kuludur.

Kur’an-ı Kerîm, Hz. Peygamber (asm)'in en ileri seviyede bir mazhariyeti olan miracı anlatırken, Hz. Peygamberden "abd" olarak bahseder:

"Âyetlerimizden ona göstermek için, abdini (kulunu) bir gece Mescid-i Haramdan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya getiren Allah’ın şanı ne yücedir."(2)

Âyette Hz. Peygamber (asm)'in "abd" olarak nitelendirilmesi, ubudiyet makamıyla ulûhiyet makamının birbirine karıştırılmamasını ders verir.(3) Yani, Hz. Peygamber en yüksek mertebeye bir kul olarak çıktı. Bu yükseliş onu -hâşâ- İlâh yapmadı. O, miraçta da bir abd idi.

Kur’an'ın başka âyetlerinde de Hz. Peygamber (asm)'den abd olarak bahisler vardır.(4)

Hz. İsa'nın ilk sözünün "Ben Allah’ın kuluyum."(5) olması, ubudiyetin şerefine delalet eder.(6)

Kur’an-ı Kerîm, bir şükür kahramanı olan Hz. Süleymanı ve bir sabır kahramanı olan Hz. Eyyubu "ne güzel kul" unvanıyla taltif eder.(7)

Müfessirlerin de dikkat çektikleri gibi, gerek Hz. Peygamber (asm)'in, gerek diğer peygamberlerin "abd" olarak nitelendirilmeleri, "tekrim ve teşrif" içindir. Cenab-ı Hak bu ifade ile Allah'a kul olmanın mükerremiyetine ve şerefine dikkat çekmiştir.(8)

Hz. Peygamberin bu beşerî şahsiyeti, risaleti itibarıyla mazhar olduğu manevi şahsiyeti için bir çekirdek hükmündedir.

Hz. Peygamber beşeriyet yönüyle bizim gibi bir insandır. O da yer, içer, sıcaktan soğuktan etkilenir. Yarın ne olacak, ileride neler meydana gelecek, bilemez. Nitekim bir düğün esnasında cariyelerin “İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var.” şeklinde şiir okumalarına Hz. Peygamber (asm) müdahale etmiş, öyle demelerini menetmiştir.(9)

Bu noktada, Hz. Peygamberin zevcesi Hz. Aişe’nin şu hatırlatması da mühimdir:

“Kim, ‘Peygamber yarın ne olacağını insanlara haber verir.’ derse, Allah’a iftira etmiş olur.”(10)

Nitekim Hz. Peygamber (asm)'in “Ben gaybı bilmem.”(11) şeklinde Kur’an’da yer alan ifadesi, bu hususu açık bir şekilde bildirmektedir. Bunu te’kiden, şunu söylemesi de bildirilir:

“De ki: Şayet gaybı bilseydim, çokça hayır işlerdim ve bana bir kötülük de dokunmazdı.”(12)

Bi’r-i Maune ve Reci faciaları bunun bir delilidir. Bu iki olayda Hz. Peygamber, “Bize İslâmı anlatacak kişiler gönder.” diyen kabilelerin istediğini yerine getirirken, ashabından pek çok değerli insanın suikasta kurban gideceğini bilmemiştir.(13)

Öte yandan şu olay, Hz. Peygamber (asm)'in beşerî yönünü çok net bir şekilde ortaya koymaktadır:

Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde onların hurmaları aşıladığını görüp “Sanırım yapmasanız daha iyi olur.” der. Onlar da aşılamayı bırakırlar; bunun üzerine verim düşer. Durum kendisine haber verilince,

“Ben ancak bir beşerim. Dininizden bir şey size söylediğimde yapın. Kendi reyimle bir şey emredersem, bilin ki, ben de bir insanım. Siz dünyanızın işini benden daha iyi bilirsiniz.” der.(14)

Fakat şunu unutmamak gerekir ki: Hz. Peygamberin beşerî yönü kendisi için bir noksanlık değil, aksine bir kemâldir. Yoksa bir beşer değil de, bir melek olsaydı, insanlara rehber olamazdı. Hz. Peygamberin şu hadisi, bunu açıkça ortaya koymaktadır:

“Siz bana kiminiz davacı, kiminiz davalı olarak gelirsiniz. Olur ki, bazınız davasını daha güzel anlatır, ben de (haksız olduğu halde) onun lehine hüküm veririm. İşte kime bu şekilde kardeşinin hakkından verirsem bilsin ki, ona ateşten bir parça vermiş olurum.”(15)

Demek ki, Hz. Peygamber (asm) iki kişi arasında hükmettiğinde, gaybî bilgiyle değil, eldeki delillere göre hareket etmektedir.

İşte Hz. Peygamber’in beşerî yönden gaybî boyutu bu şekilde iken, “Ben gaybı bilmem.”(16) tarzındaki âyetlerden hareketle, “Hz. Peygamber gaybdan haber vermemiştir.” görüşü öne sürülmüştür.”(17)

 

Hâlbuki üstteki “Ben gaybı bilmem.” âyetini, belli kayıtlarla anlamak gerekir. Nitekim tefsîri asırlarca medreselerde ders kitabı olarak okutulan Kadı Beydâvî, söz konusu âyeti “Bana vahyedilmedikçe ve kendisine bir delil bırakılmadıkça ben gaybı bilmem.” şeklinde açıklamaktadır.(18)

Beşeriyet yönüyle gaybı bilmeyen Hz. Peygamber (asm), risalet yönüyle pek çok gaybî sırlara mazhar olmuştur. Mesela:

Hudeybiye barışından Medine’ye dönerken nazil olan Fetih Sûresi,(19) Medine’de kalıp sefere katılmayanlarla ilgili bazı haberler de vermektedir:

“Bedevîlerden geri kalmış olanlar ‘Mallarımız ve ailelerimiz bizi seferden alıkoydu. Allah’tan bizim için mağfiret iste.’ diyecekler. Onlar, dilleriyle kalplerinde olmayanı söylüyorlar.”(20)

Bu âyette, Hz. Peygambere (asm), daha Medine’ye dönmeden orada ne gibi bir durumla karşılaşacağı önceden haber verilmiştir.(21)

Münafıkların bir kısım halleri Hz. Peygamber’e haber verilmektedir. Meselâ:

“Onlar sana ‘Başüstüne!..’ derler. Yanından ayrıldıktan sonra, bir kısmı gece senin dediğinden başkasını kurar.”(22)

Bu şekilde döneklik edenler, ikiyüzlü münafıklardır ki, Hz. Peygamber (asm)’in yanında “tamam” dedikleri halde, yalnız kaldıklarında başka planlar yapmaktadırlar.(23)

“Mescid-i Dırar” şeklinde meşhur olan olay da Hz. Peygamber’in gaybî bilgiye mazhariyetini gösterir. Ebu Amir isminde bir rahip, Şam’dan Medine münafıklarına “Elinizden geldiğince silahlanın. Benim için de bir mabed yapın. Ben, Rum Kayserine gidiyorum. Oradan büyük bir ordu ile gelip Muhammed ve arkadaşlarını sürüp çıkaracağım.” diye haber gönderir. Münafıklar böyle bir mescid yaparlar. Açılışına Hz. Peygamberi davet ederler. Rasulullah gitmeye hazırlanırken, gelen şu âyetler işin içyüzünü peygambere haber verir:(24)

“Onlar o kimselerdir ki, zarar vermek, küfrü yaymak, mü’minler arasına ayrılık sokmak ve daha önceden Allah ve Rasulü aleyhinde savaşmış olana yataklık etmek için bir mescid edindiler. ‘İyilikten başka bir kasdımız yok.’ diye yemin de ederler. Fakat Allah şahittir ki, bunlar gerçekten yalancıdırlar. Orada asla namaz kılma.”(25)

Şu olay da, meselemiz noktasından manidardır: Rasulullah, zevcelerinden birine bir sır verir. O ise, bu sırrı tutamaz.(26) Bununla ilgili âyetlerde şöyle denilmektedir:

“Peygamber, hanımlarından birine gizlice bir söz söylemişti. Hanımı bunu açığa vurunca, Allah da peygamberine sırrının açıklandığını bildirdi. Peygamber o hanımına, açığa vurmuş olduğu şeyin bir kısmını bildirdi, bir kısmını da yüzüne vurmadı. Ona durumu böylece anlatınca hanımı ‘Bunu sana kim bildirdi?’, diye sordu. Peygamber de ‘Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah bildirdi.’ diye cevap verdi.”(27)

Bediüzzaman, Hz. Peygamber (asm)'in her iki şahsiyetiyle alâkalı şu değerlendirmede bulunur:

“Şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinat'ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübarek'in tamam-ı mahiyeti ve hakîkat-ı kemalâtı, Siyer ve Tarihe geçen beşerî ahval ve etvara sığışmaz. Meselâ: Hazret-i Cebrail ve Mikâil, iki muhafız yaver hükmünde Gazve-i Bedir'de yanında bulunan bir Zât-ı Mübarek; çarşı içinde, bedevi bir Arabla at mübayaasında münazaa etmek, bir tek şahid olan Huzeyme'yi şahid göstermekle görünen etvarı içinde sığışmaz."

"İşte yanlış gitmemek için; her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibariyle işitilen evsaf-ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakikî mahiyetine ve mertebe-i risalette durmuş nuranî şahsiyet-i maneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer."

"…Onun için çarşı içinde bir bedevi ile niza eden o zâtı düşündüğü vakit; Refref'e binip, Cebrail'i arkada bırakıp, Kab-ı Kavseyn'e koşup giden zât-ı nuranîsine, hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmaresi inanmayacak.”(28)

Dipnotlar:

(1) Meryem, 19/93.
(2) İsra, 17/1.
(3) Kutub, IV, 2211.
(4) Mesela, Cinn Sûresi 19. âyette Hz. Peygamberden "abdullah", yani Allah’ın kulu olarak bahsedilir. Bakara Sûresi 23 ve Enfal Sûresi 41. âyetlerde "kulumuz" denilir.
(5) Meryem, 19/30.
(6) Râzi, age. I, 250.
(7) Sad, 38/30 ve 44.
(9) Buharî, Meğazî, 12; Tirmizî, Nikâh, 6.
(10) Buharî, Tevhid, 4; Taberî, XX, 5.
(11) En’am, 6/50.
(12) A'raf, 7/188.
(13) Buharî, Meğazî, 28; İbnu Hişam, III, 178-195.
(14) Müslim, Fedail, 140-141.
(15) Buharî, Mezalim, 16; Şehâdât, 27.
(16) En’am, 6/50.
(17) Hatiboğlu, Mehmet Said, "Hz. Peygamberin vefatından Emevilerin sonuna kadar siyasi- içtimai hadiselerle hadis münasebeti" s. 1.
(18) Beydâvî, I, 380. İbnu Kesir de benzeri bir yaklaşımla "Ancak Allah’ın beni muttali kıldığını bilebilirim" şeklinde âyeti tefsir etmektedir. II, 134.
(19) Vahidî, Ebu Huseyn Ali b. Ahmed, Esbâbu’n - Nüzûl, s. 398; İbnu Kesir, IV, 182.
(20) Fetih, 48/11.
(21) Cüheyne, Ğıfar gibi bazı kabileler "O’nunla Medine’de savaşıp, pek çok ashabını öldüren bir kavme karşı biz nasıl gideriz?" deyip sefere katılmamıştı. İçlerinden, "Muhammed ve ashabı bu seferden asla geri dönemeyecek." diye düşünmekteydiler. Âlusî,  XXVI, 98.
(22) Nisa, 4/81.
(23) Nesefî, I, 238.
(24) Vahidî, s. 264; Taberî, XI, 24; Süyûtî, Lübabu’n-Nükûl s. 315.
(25) Tevbe, 107-108.
(26) Zemahşerî, IV, 562-563; Taberî, XXVIII, 156-158 İbnu Kesir, IV, 386-389.
(27) Tahrîm, 66/3.
(28) Nursi, Mektubat, 97-98.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...