Miraç olayında; cennetten getirilen Burak ile alakalı hazin bir aşk macerasından bahsediliyor, bilgi verir misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
Miraç seyahatinde beka âleminin varlıklarından biri olan “Burak”ın Peygamber Efendimiz (asm)'e tahsis edilmesinin sırrı ve hikmeti, beka âlemindeki varlıkların Onu (sav.) aşk derecesinde sevdiklerini ilan ve ispat içindir.
Merhum Süleyman Çelebi de Burak’ın şahsında beka âlemindeki bütün varlıkların Habib-i Kibriya Efendimiz (asm)'e olan sevdalarını mısralara dökmüştür.
Resûl-i Ekrem’in getirdiği nur sayesinde ahiret yurdu ve cennet, cin ve insanlarla şenlenecektir. Eğer O (sav.) olmasaydı, ebedî saadet olmayacaktı, cennetin her mahlûkundan istifade etmeye kabiliyetli olan cin ve insanlar, cenneti şenlendiremeyeceklerdi, böylece cennet sahipsiz ve virane kalacaktı.
Bülbülün güle olan aşkı, hayvanlar âleminin, bitkiler âlemine şiddetle muhtaç oldukları mânâsına geldiği ve bu ihtiyacı dile getirmesi için de bülbül seçildiği gibi; beka âleminin yaratıklarının da Hz. Muhammed (asm)'e muhtaç ve minnettar olduklarını, âdeta "Ey Allah’ın Resûlü! Sen olmasaydın biz ne yaratılırdık ne cennette olabilirdik ne de cennet nimetlerinden istifade edebilirdik” dercesine, Burak gibi varlıklar Allah’ın emriyle koşup gelmişler, onlar adına Peygamber Efendimiz (asm)'e karşı sevgi ve minnettarlıklarını dile getirmişlerdir.
Mirac seyahatinde melekleri temsilen Hz. Cebrail (as), cennet hayvanlarını temsilen de Burak, Resulullah Efendimiz (asm)'in hizmetine tahsis edilmiştir.
Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever ama bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değil. İşte bu İlâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah da kulunun ibadetinden memnun olur; ama, bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlâhiye’dendirler. Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.
“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır” hakikatinden hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın her bir fiilini icra etmekte, her bir ismini tecelli ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.
Şuûnattaki bu yüksek ve ulvî keyfiyetler, asla ve kat’a bir insanın ihtiyaç ve fakrı gibi bir halet değildir. Allah’ın muhabbeti, lezzeti, memnuniyeti, acıması, öfkesi ve gadabı Samediyet ve İlahlık vasfına münasip hallerdir, bizim mânâ-yı örfümüzdeki gibi bir ihtiyaçtan hâsıl olan haller değildirler.
Risale-i Nur'da geçen şu ifadeler bu hususlara nasıl bakmamız gerektiğine işaret ediyor:
“İşte bu en yüksek makam-ı mahbubiyeti, Süleyman Efendi, 'Ben sana âşık olmuşum.' tabiriyle beyan etmiştir. Şu tabir bir mirsad-ı tefekkürdür, gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işarettir. Bununla beraber, madem bu tabir şe'n-i rububiyete münasip olmayan mânâyı hatıra getiriyor; en iyisi, şu tabir yerine 'Ben senden razı olmuşum.' denilmeli." (Yirmi Dördüncü Mektup'un İkinci Zeyli)
“Muhabbet-i münezzehesi” tabirini de bu şekilde düşünmek gerekir. Süleyman Çelebi'nin Allah’ın Habibine olan rızasını ifade sadedinde söylediği “Ben sana âşık olmuşum.” tabirini Üstad Hazretleri “Ben senden razı olmuşum.” şeklinde te’vil etmesi gayet güzel bir misaldir. Bu ölçüyü diğer tabirler için de kullanmak mümkündür.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü