"Lezzet-i vücut ve lezzet-i hayat ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i marifet ve lezzet-i iman ve lezzet-i bekâ ve lezzet-i rahmet..." Zikredilen özelliklerin nasıl hakikî kemâl ve hakikî güzel olduklarını açabilir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Lezzet-i vücut ve lezzet-i hayat ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i marifet ve lezzet-i iman ve lezzet-i bekâ ve lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nur ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü suret ve kemâl-i zât ve kemâl-i sıfât ve kemâl-i ef’al gibi bizzat meziyetler, gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül etmez."(1)

Lezzet-i vücut ve lezzet-i hayat:

Vücud, varlık demektir; zıddı ademdir, yokluktur. Üstad Hazretleri; “Vücud hayr-ı mahzdır, yani sırf hayırdır” buyurur. Var olmanın lezzeti kendindendir, yokluğa bağlı değildir. Keza, hayatın lezzeti de ölüme bağlı değildir. Yani hayat, ölüm olduğu için lezzetli değil, bizzât lezzetlidir. Öyle olsa, ölümün hiç olmadığı cennetteki ebedî hayatın hiçbir lezzeti olmaması gerekir.

Lezzet-i muhabbet ve lezzet-i marifet ve lezzet-i iman:

İman etmek en büyük saadet ve lezzet kaynağıdır. Rabbini bilmek, onun marifetinde yani O’nu tanımada mertebeler katetmek ve O’nun sevgisini kalbinde kemâliyle hissetmek bir mümin için dünyalara değişilmez en büyük lezzetlerdir. Bunların da lezzetleri zıtlarından gelmemektedir. Yani, hiç küfür olmasa yahut dünyada hiç kâfir kalmasa imanın, marifetin ve muhabbetin lezzetinde bir azalma olacağı düşünülemez.

Lezzet-i bekâ ve lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat:

Bekanın zıddı fena yani fani ve geçici olmaktır. Beka sevilir ve istenilir, ondan alınan lezzet fenaya bağlı değildir. Hiç fena olmasa ve her şey baki olsa bekanın lezzetinde ne bir artma olur, ne de bir azalma.

Rahmet ve şefkat de ruh için birer lezzet kaynağıdırlar. Kalbin bu hoş lezzeti tatması için rahmetten mahrum ve şefkatsiz insanların bulunması gerekmez. Yeryüzündeki bütün insanların kalbleri şefkat ve merhametle dolu olsa, bu zevklerin tadılmasında hiçbir azalma olmaz.

Hüsn-ü nur ve hüsn-ü basar:

Nur çok geniş bir kavram olmakla birlikte, devamında hüsn-ü basardan söz edilmesi, burada ışık manasında kullanıldığını gösteriyor. Işığın da görmenin de ayrı bir güzelliği vardır. Bunların güzellikleri de bizzât kendilerinde mevcuttur, gayra bağlı değildir. Yani hiç karanlık olmasa nurun hüsnü yine aynıdır. Keza görme nimetinin güzelliği de gayra bakmaz.

Hüsn-ü kelâm:

Kelamın güzelliği de zâtındandır, başkasına bağlı değildir. Yani bizim konuşmamızın güzel bir şey ve büyük bir nimet olması için, başka varlıkların bu nimetten mahrum olmaları gerekmez.

Hüsn-ü kerem:

Kerem sahibi olmak, başkalara ikram ve ihsanda bulunmak da ayrı bir güzelliktir. Bir kimsenin bu güzelliğe sahip olması için başkaların bu hasletten mahrum olmaları gerekmez.

Hüsn-ü sîret ve hüsn-ü sûret:

Hüsn-ü sîret insanın ruh âlemindeki güzellikler, hüsn-ü sûret ise simasının güzelliğidir. Bunların güzellikleri de gayra bakmazlar. Yani insanın bu iki cihetle de güzel olması için başkaların çirkin olmaları gerekmez.

Kemâl-i zât ve kemâl-i sıfât ve kemâl-i ef’al:

Bir insanın yahut bir başka mahlûkun zâtının kemâli için başkaların noksan olmaları gerekmediği gibi, sıfatlarının yani sahip olduğu özelliklerin ve yaptığı işlerin de mükemmel olması için başkaların noksanlıkları lazım değildir. Bunların da hiçbiri gayra bakmaz.

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, İkinci Mevkıf.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...