"Nasıl ki, mükemmel, muhteşem, münakkâş, müzeyyen bir saray mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder..." Birinci hücceti izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Nasıl ki mükemmel, muhteşem, münakkaş, müzeyyen bir saray; mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedahe delâlet eder. Ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o nakkaşlık; bizzarure mükemmel bir fâile, bir ustaya, bir mühendise ve 'nakkaş ve musavvir' gibi unvan ve isimleriyle beraber delâlet eder. Ve mükemmel o isimler dahi şüphesiz o ustanın mükemmel, san’atkârane sıfatına delâlet eder. Ve o kemâl-i san’at ve sıfat, bilbedahe o ustanın kemâl-i istidadına ve kabiliyetine delâlet eder. Ve o kemâl-i istidat ve kabiliyet, bizzarure o ustanın kemâl-i zâtına ve ulviyet-i mahiyetine delâlet eder.”(1)

Daha sonra misal hakikate şöyle tatbik ediliyor:

“Aynen öyle de şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedahe gayet kemâldeki ef’ale delâlet eder. Çünkü eserdeki kemâlât, o ef’alin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl-i ef’al ise bizzarure bir fâil-i mükemmele ve o fâilin kemâl-i esmâsına, yani âsâra nisbeten müdebbir, musavvir, hakîm, rahîm, müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve unvanların kemâli ise şeksiz şüphesiz o fâilin kemâl-i evsafına delâlet eder. Zira sıfat mükemmel olmazsa sıfattan neş’et eden isimler, unvanlar mükemmel olamaz. Ve o evsafın kemâli, bilbedahe şuunat-ı zâtiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü sıfâtın mebdeleri, o şuun-u zâtiyedir. Ve şuun-u zâtiyenin kemâli ise biilmelyakîn zât-ı zîşuunun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki o kemâlin ziyası, şuun ve sıfât ve esmâ ve ef’al ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş."

"İşte şu derece hakikî kemâlât-ı zâtiyeninbürhan-ı kat’î ile vücudu sabit olduktan sonra, gayra bakan ve emsal ve ezdada tefevvuk cihetiyle olan nisbî kemâlâtın ne ehemmiyeti kalır, ne derece sönük düşer, anlarsın.”

Üstad Hazretleri bu âlem için "kâinat kitabı", içindeki varlıklar için de "kelimât-ı kudret" ve "mektubât-ı Samedaniye" tabirlerini kullanıyor.

Bilindiği gibi, bir eserdeki kemâl fiilin kemâlini gösterir. Mesela, mükemmel bir hat, ancak hattatlık fiilinin mükemmel olmasının neticesidir. Bu fiilin kemâli de hattatın kemâlini gösterir. Mükemmel bir hat ancak mükemmel bir hattatın kaleminden zuhur eder.

İşte bu kâinat kitabının yazılması da Allah’ın yaratma, tanzim etme, sûret verme, süslendirme, hayat verme gibi nice fiilleriyle ortaya çıkmıştır. Bu fiillerin mükemmel olmaları Allah’ın o fiilleri icra etmekle ilgili sıfatlarının kemâlini gösterir. Mesela, yaratma fiilini icra etmesiyle Halık isminin kemâli, canlıları yaratmasıyla Muhyi (hayat verici) isminin kemâli kendini gösterir. Sonsuz denecek kadar çok olan İlâhî fiillerin hepsi yedi sıfata (Maturudiye göre sekiz sıfata) dayanmaktadır. Yani, aynı yedi sıfatla Cenab-ı Hak yaratma fiilini icra ederse Halık ismi, sûret verirse Musavvir ismi, hayat ihsan ederse Muhyi ismi, ölüm verirse Mümit ismi, izzet ihsan ederse Muiz ismi, zillete düşürürse Müzil ismi tecelli eder.

Bütün sıfatları icraya sevk eden ise İlâhî şuunattır. İnsanlardan bir örnek verelim:

Bir fakire sadaka vermemizin ilk adımı kalbimizdeki merhamet hissinin harekete geçmesidir. Merhamet şuunattandır. Onun sevkiyle sadaka vermeye karar veririz. Bu karar irade sıfatından gelir. Elimizi cebinize koymamız ve para çıkarmamız ise kudret sıfatıyla gerçekleşir. Demek ki, iradeyi de kudreti de faaliyete sevk eden, insandaki merhamet duygusudur.

Şu hadis-i kudsi İlâhî şuunat için çok önemli bir örnektir:

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim ve mahlûkatı yarattım.”(2)

Demek ki mahlûkatın yaratılmasının temelinde “bilinmeye muhabbet” vardır; bu ise şuunattandır. Sıfatların faaliyet göstermesi ve mahlûkatın yaratılması ikinci safhayı teşkil eder.

Dersin son kısmında yer olan şu ifade bize bu hakikati ders vermektedir:

"Ve o evsafın kemâli, bilbedahe şuunat-ı zâtiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü sıfâtın mebdeleri, o şuun-u zâtiyedir.”

Bir sonraki cümlede, mahlûkat âlemindeki bütün kemâllerin Cenab-ı Hakk’ın kemâline nisbeten sönük bir gölge gibi olduğu kemâliyle ders verilmektedir:

“Ve şuun-u zâtiyenin kemâli ise biilmel yakîn zât-ı zîşuunun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki o kemâlin ziyası, şuun ve sıfât ve esmâ ve ef’al ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.”(3)

Ve bu hikmet dersi, Allah’ın zâtî kemâlatı yanında nisbî kemâlatın ne kadar “ehemmiyetsiz kalacağını ve ne derece sönük düşeceğini” beyan ile son bulur.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, İkinci Mevkıf.
(2) bk. Acluni, Keşfü'l-Hafa, II, 132.
(3) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, İkinci Mevkıf.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...