LEVH-İ MAHFUZ

Ezelden ebede kadar her şey Allah’ın ilmindedir. Yine ezelden ebede her şey Allah’ın irade ve kudretiyle yaratılır. Şu kâinat Allah’ın kudretine ayna olduğu ve O’nu gösterdiği gibi levh-i mahfuz da O’nun ilmine ve hafiziyetine aynadır. Kâinatı yaratmak Allah’a mahsus bir mucize olduğu gibi, onda cereyan eden ve edecek her şeyi kaydetmek de O’nun ayrı bir mucizesidir.

Bu büyük mucizenin küçük misâlleriyle yeryüzündeki mahlûklar adeta dolup taşmaktadır. Bir meyve ağacının plan ve programını bütün çekirdeklerine yerleştirmek, hayretle tefekkür edilmesi gereken büyük bir hadisedir. Aynı şekilde bütün kuşların ve balıkların planları yumurtalarında yazılmakta, insanlar ve diğer birçok canlıların nutfeleri de onlardan çıkacak mahlûkun bütün özelliklerini şifre olarak taşımaktadır.

İnsanın, diğer canlılardan ayrılan, çok önemli bir yanı vardır. Onun beden yapısı nutfede özet olarak yazılmakla birlikte, cüz’i iradesini hayır veya şerde kullanarak işlediği ameller de levh-i mahfuzun en güzel örneği olan hâfızasında kaydedilir.

Nutfeler neslin devamına hizmet ettikleri gibi, hâfızalar da mahşer meydanındaki büyük muhasebede birer senet olacaklardır.

Hâfızanın bu dünyadaki önemli bir fonksiyonu ise insanlık âleminin ilim ve teknikteki terakkisine hizmet etmesidir. Hayvanlar âleminde terakki olmadığı gibi, günah ve sevap da yoktur. İlk arı ne yapıyorsa bugünkü arı da aynı şeyleri yapmaktadır. İlk arının ruhu ne kadar saf ve berrak ise, günah ve isyandan ne kadar uzak ise günümüzün arıları da öyledir.

İnsan son nefesine kadar iyi veya kötü işler yapabilmektedir. Bu hâl gösteriyor ki, hâfıza ölüm ötesi içindir.

Çekirdeklerde, tohumlarda ve hâfızalardaki kaydın mahiyetine gelince, bu konuda Nur Külliyatı’ndaki şu ifadeler bize ışık tutar: “Cenâb-ı Hakk’ın zâtı mahlûkata benzemediği gibi ef’âli de benzemiyor.”

Arının zâtı örümceğe benzemediği gibi, bal vermesi de ipek örmeye benzemez.

Ceviz ağacının zâtı incir ağacına benzemediği gibi, ceviz vermesi de incir vermeye benzemez.

Güneşin zâtı okyanuslara benzemediği gibi, alev saçması da balık üretmeye, havayı temizlemeye benzemez.

Kendi vücûdumuza dönelim. Gözümüz kulağımıza benzemediği gibi, görme de işitmeye benzemez.

Cenâb-ı Hak, bütün varlıklara ayrı ayrı zâtlar vermiş, ayrı özellikler takmış ve ayrı görevler yüklemiştir. Allah’ın zâtı, yarattığı hiçbir varlığın zâtına benzemediği gibi fiileri, işleri de mahlûkatınkine benzemez. Bunlardan birisi de“hıfz etme, muhafaza etme, mahlûkun bütün özelliklerini genetik şifrelerde yazma” fiilidir.

Allah bir ağacın bütün yaptıklarını çekirdeğinde özetler. Biz de okuduğumuz bir kitabın özetini çıkarırız ama bizim özetimizde kitabın bütün ayrıntıları yoktur. Onu bir başkasına okutsak, kitaptaki bilgilerin büyük kısmından mahrum kalır. Ama, Allah’ın çekirdeklerdeki kaydı böyle değildir. Koca bir ağacı küçük bir çekirdekte özetlediği halde, o ağacın hiçbir özelliği bu özetin dışında kalmaz.

Levh-i mahfuza, “bütün tohumlar, çekirdekler, nutfeler” ayna olmakla birlikte bu konuda da en güzel örnek “ahsen-i takvimde” yaratılan insandadır.

Hâfızada her şey kaydedilir, fakat bizim yazı ile kaydetmemiz gibi değil. Hâfızadaki bu harika kaydı anlamaktaki aczimiz, levh-i mahfuzu anlama konusunda da geçerlidir.

Hâfızamızda bir olayın bütün safhaları kaydolduğu gibi, olayla ilgili şahısların şekilleri, sesleri de kayıtlıdır. Bunun en ileri şekli levh-i mahfuzdaki kayıttır. Onda da her şey, her şeyiyle, en mükemmel şekilde kayıt altına alınmıştır.

Nur Külliyatı’nda mahlûkatın kalem-i kudretle yazıldığı çokça zikredilir. Burada kudretin icraatı kalemle yazmaya benzetilmiştir. Mahlûkat Allah’ın bir sıfatı olan kudretle yazıldığı gibi, onların bütün halleri ve işleri de diğer bir İlâhî sıfat olan ilimle bilinmekte ve kaydedilmektedir.

Yükleniyor...