NUR-U MUHAMMEDÎ

“Mukteza-yı hikmet, şu şecere-i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki; âlem-i cismanîden başka, sair âlemlerin nümûnesini ve esasatını câmi’ olsun.”(1)

Bir hadîs-i şerîfte, “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.”(2) buyuruluyor.

Bilindiği gibi canlıların bütün karakterleri genetik şifrelerinde yazılıdır. Bu yazı, kader kalemiyle işlenmiş bir İlâhî programdır. Bir tohumdaki şifrede ne ağacın şeklini, ne gövdesinin sertliğini, ne yaprağının yeşilliğini, ne de meyvesinin tadını bulabilirsiniz. Bu noktayı dikkate almadan, bütün mahlûkatın nur-u Muhammedîden yaratılışını düşünen adam, yıldızlarla, ormanlarla, denizlerle bu nur arasında bir benzerlik kurmaya kalkışır ve aldanır.

Bütün İlâhî isimler, azamî dereceleriyle, ilk defa nur-u Muhammedîde tecelli etmişler. Meselâ, onda Muhyi isminin tecellisi vardır ve o nur hayat sahibidir. Sonraki safhalarda yaratılacak olan bütün hayatlar, ilk defa onda tecelli eden bu ismin ayrı tezahürleridir. Sanki o nurun hayatı bütün hayatların çekirdeği olmuştur.

Bir başka misâl: Muhafaza etmek, hıfzetmek bir İlâhî fiildir. Nur-u Muhammedîde Hafiz ismi de tecelli etmiştir ve bu tecelli daha sonra yaratılacak “levh-i mahfuza”, “çekirdeklere”, “yumurtalara”, “nutfelere” ve nihayet “hafızalara” bir çekirdek gibi olmuştur.

Üstadımızın şu ifadeleri bu noktada büyük önem arz eder:

“Mukteza-yı hikmet, şu şecere-i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki; âlem-i cismanîden başka, sair âlemlerin nümûnesini ve esasatını câmi’ olsun.”

Muhyiddin Arabî Hazretlerine göre, ebede kadar yaratılacak bütün varlıkların mahiyetleri (kendi ifadesiyle ayan-ı sabiteleri), tabiri caizse nuranî bir çekirdek halinde, Allah’ın ilminde mevcuttu. Bütün mahiyetleri icmalen taşıyan bu ilk taayyün mertebesini Muhyiddin Arabî Hazretleri, “hakikat-ı Muhammediye”, “âlem-i vahdet”, “vücud-u icmâli”, “nur-u Muhammedî” gibi isimlerle dile getiriyor.

Buna göre, nur-u Muhammedî, İlâhî ilimdeki bütün mahiyetlerin ortak ismidir ve eşyanın yaratılmasıyla bu mahiyetler ilim dairesinden kudret dairesine geçmişlerdir.

Üstad Hazretleri, “Muhakkak, semâvât ve arz bitişik idiler, biz onları ayırdık.” meâlindeki âyet-i kerîmenin değişik tefsirlerini nazara sunduktan sonra şu mânâya dikkat çeker:

“Mezkûr âyetin tabaka-i avama ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki: Nur-u Muhammediye’den (a.s.m.) yaratılan madde-i aciniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun macun ve hamurundan infisâl ettirilmesine işarettir.”(3)

Bu ifadelerden anlaşıldığı gibi, nur-u Muhammedîden âlem safha safha yaratılmıştır. Bir safhada bu nurdan, bir “madde-i aciniye” de yaratılmış ve bu öz macun, bu şifre mahlûk göklerin ve yerküremizin yaratılmasında esas olmuştur.

“Allah’ın ilk yarattığı şey, benim nurumdur.”(2) hadîs-i şerîfinin devamında, âlemin yaratılış safhaları sırayla,”kalem, levh, arş, hamele-i arş olan melekler, kürsi, diğer melekler, gökler, yerler...” şeklinde ifade edilir. Belki de göklerin ve yerlerin yaratılmasından önceki safhalarda, yaratılış doğrudan doğruya nur-u Muhammedîden gerçekleştirilmiş, bu safhada ise nur-u Muhammedîden bir öz madde yaratılmış ve göklerin ve yerin yaratılmasında bu çekirdek esas olmuştur.

Maddenin nurdan yaratılması garip karşılanmamalı. Nitekim madde dediğimiz şeyin, aslında, kesifleşmiş bir enerji olduğu bilinmektedir. Atomun, parçalandığında enerjiye dönüşmesi, işin temelinde kuvvet ve kudretin bulunduğunu gösterir. Bunlar ise kesif ve maddî değil, lâtif ve nuranîdirler.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz, Üçüncü Esas.
(2) bk. Aclunî, 1/265-266.
(3) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.

Yükleniyor...