Miraç Risalesinde, miracın hakikatıyla ilgili olarak “Zât-ı Ahmediyenin (asm) meratib-i kemâlâtta seyr-ü sülûkünden ibarettir” deniliyor. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu hikmet saçan cümlede çoklarının sorduğu bir sorunun da cevabını bulmuş oluyoruz:

“Cenâb-ı Hak mekândan münezzeh olduğuna göre, O’nunla görüşmek için böyle uzun bir yolculuğun gereği var mı?”

Demek ki, miraçda esas olan, Hz. Peygamber (asm)’in manevî terakkisidir. Bununla ilgili olarak bir misâl verelim: Güneşle dünya arasındaki mesafe, yaklaşık, yüz elli milyon kilometre. Işık, bu uzun mesafeyi sekiz dakikada almaktadır. Henüz ışığı dünyamıza ulaşmamış yıldızlar bulunduğunu düşünürsek sema âleminin ne kadar geniş olduğunu hayal âlemimizde bir derece canlandırabiliriz.

Allah Resulü (asm.) yerde iken de Allah’ı “Semavat ve arzın Rabbi” olarak biliyordu. Ama, bu muhteşem âlemi bütün tabakalarıyla geçtikten sonra Allah’ın semavat ve arzın Rabbi olduğuna dair imanında akıl almaz derecede bir inkişaf olduğu muhakkaktır.

Sema âlemine, kürsiyi, arşı, cennet ve cehennemi eklediğimizde bu yüksek makamlarda ve bu sonsuz menzillerde seyahat eden bir zatın kazandığı marifetin ne kadar ileri bir noktaya vardığını hayal etmemiz bile mümkün değildir.

Demek oluyor ki, Cenâb-ı Hak, o en sevgili kulunu rüyetine mazhar kılmakla şereflendirmek dilediğinde, onu böyle bir terakki ve tekâmül yolculuğuna çıkardı. Burada Cenâb-ı Hakk’ı bir makamda görmek söz konusu değil, bütün mekânları ve makamları geride bırakan ulvî bir mertebeye erişerek O’nunla görüşmek söz konusudur. İşte miracın hakikati, bu terakkinin ve bu tekâmülün gerçekleşmesidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...