"Sırr-ı hilkat-ı âlem olan muamma-i acîbânesini hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlakını fetih ve keşfederek,.." ifadesini açıklar mısınız?
Değerli Kardeşimiz;
"İşte, bak: Hüsn-ü sîret ve cemâl-i suretle mümtaz bir zâtı görüyoruz ki, elinde mu’ciznümâ bir kitap, lisanında hakaik-âşinâ bir hitap, bütün benî Âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muammâ-i acibânesini hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlâkını fetih ve keşfederek, bütün mevcudattan sorulan, bütün ukulü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müthiş sual-i azîm olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni, makbul cevap verir." (Sözler, On Dokuzuncu Söz, Üçüncü Reşha)
Kâinat muhteşem bir saray gibi önümüzde duruyor. Fakat bu sarayın niçin yapıldığını, içinde kimlerin yaşadığını, eşyalarının ne işe yaradığını ve bütün bunların hangi gayeye hizmet ettiğini bilmezsek, gördüklerimiz bize gerçek manasını vermez.
İnsan da dünyaya geliyor, yaşıyor, çalışıyor, türlü nimetlerden istifade ediyor. Fakat şu soruların cevabını arıyor:
Ben kimim ve nereden geldim?
Beni kim yarattı?
Bu dünya niçin yaratıldı?
Hayatın ve ölümün manası nedir?
İnsan neden nimetlerden istifade ediyor ve kendisine karşılık olarak ne düşüyor?
İşte Peygamber Efendimizin (a.s.m) vazifelerinden biri, bu büyük soruların cevabını vahiy yoluyla insanlığa bildirmektir.
Kur'an bu hakikati şöyle ifade eder: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)
Buradaki ibadet yalnızca namaz ve oruçtan ibaret değildir; Allah'ı tanımak, O'na iman etmek, O'nu sevmek, emirlerine uygun yaşamak ve kulluk şuuruyla hareket etmek de bu mananın içindedir.
Bunu güzel misallerle nasıl anlatabiliriz?
1- Sarayı gezen fakat sahibini tanımayan insan
Bir insan muhteşem bir saraya giriyor. Mermer sütunları, avizeleri, bahçeleri ve odaları hayranlıkla seyrediyor. Fakat sarayı kimin yaptığını, kimin için yapıldığını ve sahibinin kim olduğunu hiç sormuyor. O insan sarayın güzelliğini görmüştür; fakat sarayın asıl manasını henüz anlamamıştır.
Peygamber Efendimiz (asm), insanlığa kâinatın yalnızca seyredilecek bir yapı olmadığını; onu yaratan Allah'ı tanıtan, O'nun isim ve sıfatlarını gösteren bir eser olduğunu öğretmiştir.
2- Yıldızları gören iki insan
İki insan gece gökyüzüne bakıyor. Biri yıldızları yalnızca uzak gök cisimleri olarak görüyor. Diğeri ise bu muazzam düzen karşısında yaratılışın gayesini, insanın konumunu ve Yaratıcısını düşünüyor. Astronomi yıldızların nasıl hareket ettiğini açıklar. Vahiy ise insanın bu büyük âlem karşısında hangi hakikatleri düşünmesi gerektiğini bildirir. Peygamberimizin (asm) öğrettiği iman nazarı, insanın kâinatı başıboş bir yığın olarak değil, hikmetli bir yaratılışın eseri olarak okumasını sağlar.
3- Kendini tanımayan insan
Bir çocuk kendisine verilen hediyeleri kullanıyor; fakat bunları kimin verdiğini, niçin verdiğini ve kendisinin nasıl bir sorumluluk taşıdığını bilmiyor. İnsan da gözünü, aklını, kalbini, hayatını ve sayısız nimeti kullanıyor. Fakat bunların nereden geldiğini ve kendisinden ne istendiğini sorgulamayabiliyor.
Peygamberimiz (asm), insana nimetlerin sahibini tanımayı, şükretmeyi, kulluk sorumluluğunu ve hayatın ahiret boyutunu öğretmiştir.
Kâinatın yaratılış gayesini, semavî kitaplara müracaat etmeden, kendi akıllarıyla çözmeye kalkışan felsefeciler, bu muammayı halledememişler, her biri kendince bir şeyler söylemişlerse de tahminlerini, az sayıdaki talebeleri dışında, kimseye kabul ettirememişlerdir. Kur’ân ise bu muammayı halletmekle kalmamış, şerh etmiş, yani bütün tafsilatıyla beyan etmiştir.
Üstat Hazretleri insan için; "bu kâinatın en son ve en cemiyetli meyvesi" ifadesini kullanır. Demek oluyor ki, kâinatın tek meyvesi insan değildir. İnsan en son meyvedir, yani en son yaratılmıştır. Ondan önce bu kâinat, bitkiler âlemine ve hayvanlar âlemine hizmet etmiştir. Bitkilerin yaratılmasından önce de yine uzun bir zaman dilimi geçmiştir. O halde bu âlemin sadece insan eksenli olarak açıklamaya kalktığımızda Âdem babamızdan kıyamete kadar süren sınırlı bir dönemi esas almış oluruz.
Kur’ân-ı Kerim her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini beyan etmekle, kâinatın da Allah namına birçok görevler yüklendiğini ve bunları en güzel şekilde yerine getirdiğini ders verir. Bütün varlık âlemi, hem Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna, hem o varlıkları seyir ve temaşa edenler için bir tefekkür ve hayret levhası olmakta, hem de Cenab-ı Hak onda sergilediği harika sanatlarını kendisi bizzat müşahede etmektedir.
İnsan, bu âlemin sadece kendine bakan yönüne nazar ettiği için, onun hikmetlerinden ve gaybî yönlerden habersiz kalır. İşte Kur’ân kâinatın bu bilinmeyen yönlerini ve muğlak sırlarını da insanlık âlemine ders vermiştir.
Peygamberimiz (asm), insanın üç temel sorusuna vahyin rehberliğinde cevap vermiştir:
Nereden geliyorum? Allah'ın yaratmasıyla var oldum.
Nereye gidiyorum? Ölümle her şeyin sona erdiği bir hiçliğe değil, Allah'ın bildirdiği ahiret hayatına gidiyorum.
Burada vazifem nedir? Rabbimi tanımak, O'na kulluk etmek, iyilik yapmak ve emanet edilen hayatı doğru değerlendirmek.
Bu açıdan Peygamber Efendimiz (asm), yalnızca insanlara birtakım bilgiler veren bir muallim değil; insanın varoluşunu anlamlandıran, yaratılış gayesini bildiren ve hayatın istikametini gösteren bir rehberdir.
Kur'an'ın şu ayeti de bu manayı destekler:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk, 67/2)
Cümlenin bu bölümünde verilebilecek ana mesaj: İnsan kâinatın içinde yaşıyordu; fakat Peygamberimiz (asm), kâinatın insan için ne ifade ettiğini ve insanın kâinat karşısındaki vazifesini vahyin ışığında öğretti.
Ek bilgi için tıklayınız:
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Hilkat-i âlemin acip muammasını açıyor. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)
Peygamberimiz (asm), hilkat-i alemin muammasını, Kur'an'ın beyanat-ı kevniyesi ile açmıştır.
— Bu alem nasıl yaratıldı?
— İçindeki varlıklar nasıl vücut buldu?
— Bu hayat nereden geldi?
gibi bütün sorulara, Kur'an ile cevap vermiştir.
“Kainatın nasıl oluştuğu?” konusu, insanlar tarafından her zaman merak edilmiş, ve bu konuda, birçok fikirler ortaya atılmış. Zamanın geçmesiyle, ve fennin ilerlemesiyle her fikir çürümüş, yok olup gitmiş.
Şu an üzerinde ittifak edilen görüş, Big Bang, yani Büyük Patlama modelidir. Bu modele göre, kainat genişlemeden önceki ilk durumunda, aşırı derecede yoğun, ve sıcak bir halde bulunuyordu. Yani âlem tek bir parça idi. Daha sonra Big-Bang denilen büyük patlamayla, birbirinden ayrıldı, ve şu andaki şeklini aldı.
Bilim adamlarının, daha yeni ulaşabildikleri bu bilgiyi, Kur’an bize 1.400 sene önce, şu ayetiyle haber vermiş:
أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا O kâfirler görmüyorlar mı ki أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا gökler ve yer birbiriyle bitişik iken فَفَتَقْنَاهُمَا biz onları ayırdık وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ ve her canlı şeyi sudan yarattık. أَفَلاَ يُؤْمِنُونَ hala iman etmeyecekler mi? (Enbiya 30)
Bu ayet-i kerimede, “birbiriyle bitişik” olarak tercüme ettiğimiz kelime, “ratk” kelimesidir. Ratk, "birbiriyle iç içe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış” anlamlarına gelir. Tam bir bütün oluşturan iki maddeyi tanımlamak için, Arapçada bu kelime kullanılır.
Ayette geçen “fetk” kelimesi ise, “ayırmak” manasına gelmektedir. Arapçada bu fiil, bitişik durumdaki bir nesneyi yarmak, ve parçalayıp dışarı çıkarmak anlamında kullanılır.
Şimdi ayet-i kerimeye bir daha bakalım:
Ayette, göklerle yerin birbiriyle bitişik, yani “ratk” olduğu bir durumdan bahsediliyor. Ardından bu ikisi, “fetk” fiili ile parçalanıyor, biri diğerini yarmak suretiyle, dışarı çıkıyor.
İşte Kur'an'ın bu anlatımı, Big Bang modeliyle birebir uyuyor. Big Bang modeline göre, kainatın tüm maddesi, tek bir maddede toplanmıştı. Her şey, hatta henüz yaratılmamış olan, gökler ve yer bile, bu maddenin içindeydi, ve bitişik durumdaydı. Yani ayette ifade edildiği gibi, birbiriyle iç içe, “ratk” durumundaydı. Ardından bu madde, şiddetli bir patlamayla parçalandı, ve Kur’an’ın “fetk” kelimesiyle beyan ettiği, ayrılma fiili meydana geldi, ve kainat bu şekliyle vücut buldu.
İşte Efendimiz (asm), Kur’an'ın beyanat-ı kevniyesiyle, bilim adamlarının daha yeni keşfedebildiği, Big-Bang modelini, bizlere tam 1400 sene önce haber veriyor.
Hiç mümkün müdür ki, bir beşer, hem de okuma yazma bilmeyen bir beşer; 1400 sene önce, maddi ilimlerinin olmadığı bir zamanda, kainatın yaratılışını kendi başına keşfetsin, ve bunu bizlere haber versin... Bu mümkün müdür?... Madem mümkün değildir, o halde o zat (asm), Allah'ın resulüdür; elindeki kitap da, Allah'ın ezeli kelamıdır...
Kur'an, hilkat-i alemin muammasını açtığı gibi, içindeki eşyanın da yaratılışındaki muammayı açıyor. Buna da bir misal verelim, ve yeraltı sularının oluşumunu inceleyim:
Yeraltı suları, meşhur filozof Miletli Thales'a göre, okyanusların, rüzgârlarla taşması sonucunda oluşmaktadır. Yani okyanuslarda havaya fışkıran sular, toprağa düşmekte, ve toprağın içine geçerek, yeraltı sularını oluşturmaktadır.
Platon da bu görüşleri paylaşıyor, ve Okyanusa geri dönüşün de, büyük bir girdap vasıtasıyla olduğunu söylüyor.
Aristo’ya göre ise, yerden yükselen su buharı, dağların soğuk çukurlarında yoğunlaşarak, yeraltı göllerini meydana getiriyor. Kaynak suları da bu göllerden besleniyor.
Evet, bizleri güldüren bu sözleri, asırlarının en dâhi filozofları söylemiş.
Yeraltı sularının oluşumuna dair ilk doğru keşif, 1580 yılında yapılmış, ve yeraltı sularının, yağmurun toprağa sızmasıyla meydana gelmeyi anlaşılmış.
Halbuki Kur’an bu hadiseyi bizlere, 14 asır önce şöyle haber vermiş:
أَلَمْ تَرَ görmüyor musun أَنَّ اللَّهَ Şüphesiz Allah أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً gökten bir su indirdi فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْأَرْضِ ve o suyu, topraktaki kaynaklara geçirdi. (Zümer, 21)
— Yeraltı suları nasıl oluşmuş?
Allah gökten suyu indirmiş, ve o suyu topraktaki kaynaklara geçirmiş. İşte böyle oluşmuş...
Kur’an’ın 14 asır önce verdiği bu haberi, bilim adamları 16. yüzyılda keşfediliyor, ve ancak o tarihte, Aristo’ya itiraz edilebiliyor...
Kur'an'ın, alemin ve içindeki eşyanın yaratılışına dair, daha bir çok beyanatı var. Bizler bu hususta özel bir çalışma yaptık. Bu çalışmaya, feyyaz.tv sitemizden ulaşabilirsiniz...
Tüm bu izahlardan sonra, Kur’an’ın Allah’ın kitabı, ve Hz. Muhammed (asm)'ın, Allah'ın resulü olduğu kabul edilmezse, Kur’an’ın hilkat-i alemin muammasını açması, neyle izah edilecek?... Hiçbir şeyle izah edilemez...
Bu dersimizde, sadece bir cümlenin tahlilini yaptık. Üstadımız, Peygamberimiz (asm) hakkında, "Hilkat-i âlemin acip muammasını açıyor." dedi, ve onun bu hâlini, risaletine bir delil yaptı. Bir sonraki dersimizde, kaldığımız yerden devam edicez. Allah'a emanet olun.
Sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlakını fetih ve keşfetmek ne demektir?
Tılsım-ı muğlak tabiri burada anlaşılması, idraki ve kavranması müşkül mesele demektir.
Mesela ölümden sonra insanın başına ne gelecek ne olacak bir tılsım-ı muğlak tır akıl bu sırrı bu müşkülü tek başına çözemiyor salt bir şekilde anlamlandıramıyor. Çünkü ölümden sonrası insanın aklına gaybidir akıl tek başına bu sırları bu gaybilikleri berrak bir şekilde çözümleyemez.
Ölümü ve ölümden sonrasını aydınlığa kavuşturacak yegane bilgi kaynağı vahiydir. Çünkü vahiy ezeli ve ebedi İlahi ilimden süzülüp gelen ve hata ve yanılma içermeyen mutlak ve kesin bir bilgidir. Akıl zaman ve mekan ile kayıtlı olduğu için ezeli ve ebedi kuşatamaz gaybi konularda söz sahibi değildir.
Bu sebeple Kur’an Allah’ın kelamı olma haysiyeti ile kainatın insan aklı ile kavramasının mümkün olmadığı bütün meselelerini sırlarını ve tılsımlarını çözüme ve açıklığa kavuşturan İlahi bir anahtardır.
İnsanoğlunun en çok merak edip ama aklı ile cevabını bulamadığı üç muazzam sırrın üç müşkül sualin cevabı vahiy merkezli Kur'an'dır. Üç sual necisin nereden geldin nereye gidiyorsun kainatta ki mevki ve konumun nedir.
Risale-i Nur, bu son derece mühim üç suâli kısa ve öz olarak şu şekilde cevaplamaktadır:
“Şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş ve o istidadata göre ehemmiyetli vazifeler tevdî edilmiş” olan “insan, Sultan-ı ezelinin kudretiyle, yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahlûklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde, biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle re’sü’l-malımız (sermayemiz) olan istidatlarımızı nemalandırmaktır.”
“Yani, ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu dar-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar; ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâline dönecekler ve Mevlâ-yı Kerimlerine kavuşacaklar.”