Block title
Block content

"Öyle ise, hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had…" Devamıyla detaylıca izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

On Birinci Söz’de hayatın mahiyeti hakkındaki tariflerin birinde  “hem şuûn ve sıfât-ı İlâhiyenin bir mikyası” buyrulur. İnsanın mahiyeti, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını ve şuunatını tanıyabilecek bir istidada sahip kılınmıştır. Bu istidadını kullanabilmesi için kendisinde bulunan sıfatlara, hallere, kabiliyetlere vakıf olmuş, daha sonra bunlara kıyas ile Allah’ın sıfat ve şuunatını bilmenin kapısını çalmıştır.

İşte soru metninde geçen enaniyet kelimesi insanın kendindeki bu özelliklere sahip çıkması demektir. Ve insan,  onlarla farazî ve vehmî hadler çizerek Rabbinin sıfatlarını ve şuunatını bilme imkânına sahiptir. Elbette ki bu marifet iklimine girebilmesi için enaniyetini doğru kullanması, kendisinin kul ve kendindeki her şeyin emanet olduğunu unutmaması gerekir.

Soru metninde, bu farazî ve vehmî hadlere örnek olarak, dört mesele nazara verilmiştir: Kendinde bir “rububiyet-i mevhume, mâlikiyet, kudret ve ilim tasavvur ederek bir had çizmesi”

Bunların dördü de mevhumdur. Yani hiçbiri insanın kendisine ait değildir.

İnsan bakırı terbiye ederek, meselâ, tencere yaptığında, “Ben bu madenden bir ev aleti yaptım, Cenâb-ı Hak ise elementlerden benim vücut binamı yapıyor. Ben pamuktan eldiven yapıyorum, Rabbim ise yediğim gıdalardan benim ellerimi dokuyor.” diye düşünür. Daha sonra düşüncesini şöyle sürdürür:

Dünya güneşten koptuğunda ne bakır vardı, ne pamuk. O ateş parçasını terbiye ederek bugünkü dünyamızı yaratan Allah, arıyı bal verecek şekilde, ağacı meyve verecek şekilde terbiye ettiği gibi, bana da ilme ve sanata bir istidat verdi ve ben bu eserleri o istidat ile yapıyorum.

Böyle düşünmekle kendisinin mevhum rububiyetinden vazgeçer, kendisini de yaptığı eserlerini de Rabbü’l-âlemin olan Allah’ın birer ihsanı bilir.

İnsanın rububiyeti gibi malikiyeti de mevhumdur. Bu hakikati Hak şairi Yunus’umuz çok güzel dile getirir:

"Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi.
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan."

Dünya yaratılalı beri var olan bir tarlaya her gelen “benim tarlam” demiş; ekmiş, biçmiş, mahsulünden istifada etmiş ve sonra bırakıp gitmiştir. O halde, o tarla kimsenin değil, ancak kâinatın ve dünyanın malikinin mülküdür. İnsanların malikiyetleri vehimden öteye geçmez.

Malikiyetin mevhum olması, insanın ne kendi varlığına ne de sair eşyaya gerçek mânada sahip olmadığı demektir. Yoksa ne mülk mevhumdur, ne de insan; mülke hakikî sahip olduğunu sanmak vehimdir.

Kudret ve ilim de böyledir. İnsan sonradan yaratıldığı gibi kudreti ve ilmi de sonradan verilmiştir. İnsan bu iki sıfat sayesinde dünyada çok işler görür, çok şeyler öğrenir. Sonunda ölümü tatmakla bunları gerilerde bırakarak, kabir âlemine ancak iman, marifet ve ibadetini götürür.

Bir botanik bilgini, hangi çiçekleri veya ağaçları incelemişse bu bilgisini kıyas unsuru yaparak şöyle düşünür:

"Ben bütün bitkiler âleminden sadece birkaçı hakkında bir şeyler biliyorum. Rabbim ise bütün bitkiler âlemini bilerek yaratmış ve onlarda ilmini, hikmetini ve kudretini birlikte tecelli ettirmiştir."

İnsanın kudreti de böyledir. İnsan, büyük bir taşı eline alıp yukarı kaldırdığında şöyle düşünmelidir:

"Ben bu taşı kuvvetimle kaldırdım, dünya da beni ve elimdeki taşı birlikte taşıyor ve döndürüyor. Bütün varlık âlemini kaplayan sayısız kuvvetlerin sahibi kim ise, benim kuvvetim ve kudretim de onun ihsanıdır. O kuvveti kendime mal ederek 'Benim kudretim.' demem ancak mevhum bir sahiplenmedir."

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...