"Bir fende ve bir san’atta mütehassıs bir iki zâtın o fen ve o san’ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisası olmayan bin adamın,.." izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, bir fende ve bir san'atta mütehassıs bir iki zâtın o fen ve o san'ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisası olmayan bin adamın, hattâ başka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar, muhalif fikirlerini hükümden iskat ettikleri gibi; bir mes'elede, mesela, Ramazan hilâlini yevm-i şekte ispat etmek ve 'Süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindî bahçesi rû-yi zeminde var.' diye dâvâ etmekte iki ispat edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip dâvâyı kazanıyorlar. Çünkü ispat eden yalnız bir ceviz-i hindîyi veyahut yerini gösterse kolayca dâvâyı kazanır."(1)

Tıp sahasında iki hekimin beyanı ve fikri, binlerce mühendisin beyan ve fikrinden daha muteber ve daha bağlayıcıdır. Çünkü mühendis tıp konusunda cahildir ve tıp hakkındaki beyanı muteber değildir. Dünyanın en meşhur ve en mahir bir doktoru, kendi ihtisas sahasında söz sahibi olabilir. Ama aynı doktor mimarlık hususunda hiçbir söz söyleyemez, fikir beyan edemez. Çünkü tıpta ihtisas yapmak ve selahiyetli olmak, mimarlıkta geçersizdir. Mesela göz sahasında çok derin ilim ve müktesebatı olan bir hekim, mimarlık ilminde bir damla bile değildir. Bu yüzden, her mütehassıs kendi sahasında muteberdir, söz sahibidir, diğer ilim dallarında söz sahibi değildir.

Bir binanın çürük mü yoksa sağlam mı olup olmadığına da inşaat mühendisleri karar verir. Onun sözü, o konuda fikir beyan eden yüz doktorun sözünden daha inandırıcı ve daha tesirlidir.

Her hastalığın tabibi, her mesleğin ustası, her ilmin erbabı olduğu gibi, Kur'an-ı Kerim'in anlaşılmasında da söz sahibi âlimlerdir. Bir meselede o sahada ihtisas sahibi olan kimselerin sözüne itibar edilir.

"İki doktorun beyanını, nasıl olur da bin mühendise tercih edersin?" denilemez. Çünkü herkes mütehassısı olduğu sahada konuşur ve sözü muteber olur.

Maddî hastalıklarımızın teşhis ve tedavisinde hekimlere müracaat ettiğimiz gibi, manevî hastalıklarımızın tedavisinde de; Ezelî ve Ebedî ferman olan Kur'an-ı Mucizü'l Beyan'a, eşsiz rehberimiz Resul-i Ekrem Efendimizin sünnetlerine, Kur’an’ın nurlu yolunda yürüyen, ehlisünnet çizgisinden ayrılmayan, sünnetleri kendilerine rehber edinen mürşid, müceddid, âlim ve onların telif ettikleri tefsirlere ve eserlere müracaat etmek lazımdır.

Çiçeklerin açması, ağaçların meyve vermesi, nebatatın büyümesi için güneşe, havaya ve suya nasıl ihtiyaç varsa, gönüllerin nurlanması ve akılların irşadı için de Kur’an, sünnet, icma ve fukahaya o derece ihtiyaç vardır. Kur’an-ı Kerimin derin sırlarını izah eden, ayetlerden hüküm çıkaran başta Resulullah Efendimiz ve O’nun yolundan giden mürşidler, müçtehidler ve âlimlerdir.

Bir ayette mealen şöyle buyurulur: “Senden önce de Biz, sadece kendilerine vahiy gönderdiğimiz birtakım erkekler gönderdik; bilmiyorsanız, haydi zikir ehline (ihtisas ehline) sorun!” (Enbiya Suresi 21/7)

Öyle ise kendi sahasında mütehassıs olan insanların sözü din hususunda delil olmaz. Dünyanın en iyi doktoru, en iyi mühendisi, en iyi mimarı, en iyi kimyacısı, dinî konularda söz sahibi ve muteber değildirler. Bazı insanların yarım aklına güvenip dinden şüphe etmek, dine karşı mesafeli durmak, kâr-ı akıl değildir. Sadece müsbet ilimlerde derinleşen, dinî ilimlerden habersiz, manevî bakımdan çok zayıf bazı ilim adamlarının, nura karşı gözünü kapayan, körleşen ve aklı gözüne inen felsefecilerin zerre kıymetleri, dikkate alınacak fikirleri yoktur.

İman ve Kur’an hususunda İmam-ı Azam gibi müçtehidler, İmam-ı Gazzalî gibi âlimler, Bediüzzaman gibi müceddidler söz sahibidir.

Dünyada en zor şey, olmayan bir şeyin ispatıdır. Bu sebeple kâfirlerin mesleği, olmayan bir şeyi ispat üzerinden gittiği için, en zor iş bunların işidir. Allah’ın varlığına ve birliğine dair milyonlarca kuvvetli delil karşısında durup bunları tek tek çürütmek ve onların aksini ispat etmek muhal ve imkânsız bir gayret ve ve beyhude bir faaliyettir.

"Nefiy dahi iki kısımdır:

"Birisi: 'Has bir mevkide ve hususî bir cihette yoktur.' der. Bu kısım ise ispat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hariçtir."

"İkinci kısım ise: Dünyaya ve kâinata ve âhirete ve asırlara bakan imanî ve kudsî ve âmm ve muhît olan meseleleri nefiy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise, Birinci Meselede beyan ettiğimiz gibi, hiçbir cihetle ispat edilmez. Belki kâinatı ihâta edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temaşâ edecek bir nazar lâzımdır, tâ o gibi nefiyler ispat edilebilsin."(7.Şua)

Üstad Hazretleri burada inkâr mânasında olan nefyi iki kısma ayırıyor. Birisi ispat edilebilir inkâr, diğeri ise ispat edilemez inkârdır.

İspat edilebilir nefiy ve inkârda, inkârcı meseleye hususî bir makamdan, tek bir cihetten bakıyor. Bunun için de görmediği veya anlamadığı şeyi “yoktur” deyip inkâr ediyor.

Mesela, bir adama “dünyada ananas diye bir meyve var” deniliyor, o da ananasın yetişmediği bir iklimde ananası arayıp bulamazsa, “yok” deyip inkâr ediyor. Hâlbuki ananasın yetiştiği yerlere baksa görecek. Ama adam kendi bulunduğu mekândan başka bir mekân tanımadığı, sair iklimleri bilmediği için, ona ananası kabul ettirmek mümkün değildir. Bu adamın inkârı kuru bir inattır, hükümsüzdür, ilmî değildir. Bu yüzden, bu adamla uğraşmaya değmez. Adamın "bu iklimde ananas yoktur" demesi doğru olduğu için, Üstad Hazretleri bu inkâra, ispat edilebilir inkâr demiştir. Çünkü onun iddiası belli bir saha ile sınırlıdır.

Ama ispat edilmesi mümkün olmayan inkârda ise, kişi hususî bir makamdan, tek bir pencereden bakmıyor ve umumî olarak inkâr ediyor. Yani "Ananas dünyanın hiçbir yerinde yoktur" diye iddia ediyor. Hâlbuki bunu diyebilmesi ve olmadığını ispat edebilmesi için, o adamın bütün dünyayı arayıp taraması gerekir. Bu ise mümkün değildir. Muson ikliminin olduğu bir beldeye gitse ananası görecek. Bu ikinci adamın inkârı ispat edilebilir bir inkâr değildir.

Bu sebeple iki ispat edenin hükmü milyonlarca inkâr edenin hükmünü bozar. Çünkü inkâr edenlerin inkâr etme sebepleri muhtelif iken, ispat edenlerinki aynıdır.

Hâşâ, "Allah ve ahiret yoktur" diyen bir adamın, Allah’a ve ahiretin varlığına işaret eden sayısız delilleri tek tek çürütüp, sonra bütün kâinatı dolaşarak kendi inkârına delil ve hüccetler bulması gerekir ki, bu da muhaldir, mümkün değildir.

Aklı gözüne inmiş bir adam, sadece dünyaya ve kendi zaman dilimine bakarak cennet diye bir yer yok dese ve inkâr etse, bu hususî olarak doğrudur. Çünkü cennet dünyada bir yerde değildir. Ama adamın doğru olmadığı husus, umumî inkârıdır. Cennet belki dünyada olmayabilir, ama kâinat ve mahlûkat çok azim ve geniştir, oraları görüp bilmeden cenneti inkâr etmek tam bir safsata ve hezeyan olur. Mutlak mânada cenneti inkâr edebilmek için Allah’ın bütün mülkünü teftiş etmek gerekir. Yoksa gerisi cehalet ve hamakattır.

(1) bk. Şualar, On Birinci Şua, Yedinci Mesele.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...