Risale-i Nur'u nasıl anlatabiliriz, tebliğde nelere dikkat etmemiz gerekir?

Risale-i Nur'u nasıl anlatabiliriz, tebliğde nelere dikkat etmemiz gerekir?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tebliğ: Peygamberlere mahsus beş vasıftan birisi olup, onların Allah’tan aldıkları emirleri ve kanunları insanlara aynen bildirmeleridir.

Peygamberlerden sonra bu kutsi görev âlimlerdedir. Çünkü onlar peygamberlerin varisleridirler.

Kur’an-ı Kerim’de tebliğle alakadar pek çok âyetler mevcut. Biz numune olarak üçünü zikrediyoruz:

“(Ey Şanlı Peygamber!) Rabbinden sana indirilen her şeyi tebliğ et.” (Maide, 5/67)

“Peygamberin üzerine düşen sadece tebliğdir.” (Maide, 5/99)

“Açık bir tebliğden ötesi bizim üzerimize vazife değildir.” (Yasin, 36/17)

Peygamberimiz (asv)'in tebliğle alakalı pek çok hadisleri mevcuttur. Biz numune olarak aşağıya üç tanesini zikrediyoruz:

“Ey İnsanlar! Şüphesiz ki Yüce Allah beni herkese rahmet olarak gönderdi. O halde bana vekaleten tebliğ vazifesini yerine getirin."

“Bir insanın imanının kurtulmasına vesile olana Cennet vacip olur.”

“Allahın senin vasıtanla bir kimseyi hidayete kavuşturması, senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır.”

Risale-i Nur’da tebliği üç ana maddede inceleyebiliriz: Neyi, niçin ve nasıl tebliğ etmeliyiz?

  • Neyi Tebliğ Etmeliyiz?

Kur’an’ın ulvi hakikatlerini ve imanın güzelliklerini, Risale Nur’daki güzel manalarla tebliğ etmeliyiz. Bu asrın manevî tabibi Bediüzzaman, Kur’an eczanesinden almış manevi tiryaklarla ve bu asrın reçetesi olan nurlarla insanlığa bu hakikati tebliğ ediyor.

  • Niçin Tebliğ Etmeliyiz?

Bu zamanın en büyük hastalığı iman zafiyeti olduğu için;

“Şimdi en mühim iş, taklidi imanı tahkiki imana çevirerek imanı kuvvetlendirmektir, imanı takviye etmektir. Her şeyden ziyade imanın esasatıyla meşgul olmak kati bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç haline gelmiştir.” (1)

Bu zamanda manen umumi bir seferberlik var. Eskiden farz- kifaye olan tebliğ bu zamanda farz-ı ayn hükmünde. Tebliği ihlasla ibadet olarak yapmak en büyük gayelerimizden biri olmalı. Üstadımız On Yedinci Lem'a’da şöyle buyurmaktadır:

“Ubudiyet; emr-i İlahiye bakar. Ubudiyetin daisi emr-i İlahi ve neticesi rıza-yı Haktır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Sıddık-ı Ekber (Radıyallahu anh) demiştir ki; 'cehennemde vücudum o kadar büyüsün ki ehl-i imana yer kalmasın.' (2)

Bediüzzaman, bu gayet ulvi seciyenin bir lemacığına mazhar olmak için “Birkaç adamın imanını kurtarmak için, cehenneme girmeye hazırım” der. Şu sözler de Ona ait:

“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler Ben cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de… Cemiyetin imanı, saadeti ve selameti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helal olsun…Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsız kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül- gülistan olur.”(3)

  • Nasıl Tebliğ Etmeliyiz?

İnsanların lakayt oldukları vakit tebliğde daha çok gayret ve ciddiyetle devam etmek gerektir. Risale-i Nur’un tebliğ tarzı nezihane ve nazikane ve kavl-i leyindir.

“Tarik-i Hak’ta çalışan ve mücahede edenler yalnız kendi vazifelerini düşünmek lazım gelirken, Cenab-ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekatını ona bina ederek hataya düşerler. Madem hakikat budur. İnsan kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı. Meşhurdur ki; Bir zaman İslam kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlup eden Celaleddin Harzemşah harbe giderken, vüzerası ve etbaı ona demişler:"

"Sen Muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek…" O demiş;

“Ben Allah’ın emriyle, cihat yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlup etmek O’nun vazifesidir.”

"İşte O zat, bu sırr- ı teslimiyeti anlamasıyla harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. Evet insanın cüz-i ihtiyari ile işledikleri ef’allerinde, Cenab-ı Hakk’a ait neticeyi düşünmemek gerektir. Mesela; Kardeşlerimizden bir kısım zatlar, halkların Risale- i Nur’a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit zaiflerin kuvve-i maneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki Üstad-ı Mutlak, Mukteda-yı Küll, Rehber-i Ekmel olan Resul-u Ekrem Aleyhissalatü vesselam, وَماَ عَلَى الرَّسُولِ اِلاَّ الْبَلاَغُ olan ferman-ı İlahiyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade say’ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünkü, اِنَّكَ لاَ تَهْدِى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدِى مَنْ يَشَاۤءُ [“Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir. (Kasas, 28/56)] sırrıyla anlamış ki; insanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmazdı. Öyle ise; işte ey kardeşlerim! Siz de size ait olmayan vazifeye harekatınızı bina etmekle karışmayınız ve Halıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayın...”(4)

Tebliğde İki Mühim Cihet:

1. Mülk Ciheti.
2. Melekût Ciheti.

1. Mülk Ciheti: Yani zahire bakan cihet. Beliğ konuşma, mukni (ikna edici) ve müdellel (delilli ve ispatlı) konuşma. Bilgili ve mücehhez olmak. Peygamberimiz Aleyhissalâtü vesselam “Bilgi hazinemdir” hadislerinde belirtiği gibi. Tebessüm, güzel bir ses, kavl-i leyyin (yumuşak) davranmak ve konuşmak. Üstadımız “Lisan-ı hal lisan-ı kalden üstündür” demesiyle hal ve hareketlerimiz konuşmaktan daha ehemmiyetlidir.

Yüce Allah Peygamberimize (asv) Uhud harbinin neticeleri münasebetiyle şöyle bildirir:

“O vakit Allah’tan bir rahmet ile yumuşak davrandın. Şayet sen kaba katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet. Bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış.” (Al-imran, 3/159)

Makam-ı tebliğde; insanları yargılamak değil insanları anlamaya ve çözmeye çalışmak, onlara Allah namına ahiret hesabına imandan gelen bir güçle yardım elinizi uzatmak ve dolayısıyla kendimizi kurtarmak. Hadiste geçtiği gibi “Bir insanın imanını kurtulmasına vesile olana cennet vacip olur.”

Muhataba Göre Konuşmak

Üstadımız Hutbe-i Şamiye'de şöyle der:

“Ey bu Cami-i Emevide bu dersi dinleyen Arap kardeşlerim! Ben haddimin fevkinde bu minbere ve bu makama irşadınız için çıkmadım. Çünkü size ders vermek haddimin fevkindedir. Belki içinizde yüzü yakın ulema bulunan cemaata karşı benim misalim, medreseye giden bir çocuğun bir misalidir ki; o sabi çocuk sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip, okuduğu dersini babasına arzeder. Ta ki doğru ders almış mı? Almamış mı? Babasının irşadını veya tasvibini bekler. Evet bizler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler bizim ve İslam milletlerinin üstadlarısınız. İşte ben de aldığım dersimin bir kısmını sizler gibi üstadlarımıza şöyle beyan ediyorum.”(5)

Tebliğde ilk önce nefsimizden, hane halkından başlamak, sonra mahalle ve şehir… şeklinde daireyi genişletmek. (Meyvenin Dördüncü Meselesinde geçtiği gibi.)

2. Melekut Ciheti: Tebliğde iç âlemimiz ne kadar saf ve temiz olursa, Allah muvaffak olmayı lütfeder. Tebliğde birinci muhatabımız nefsimiz olmalı. Çünkü, Üstadımız Yirmi Birinci Söz'de;

“Madem nefsim emmaredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.”

Diyerek, en evvel baş düşmanımız olan nefsimizle mücadele etmeyi bize öğretmektedir. Tebliğde şevkimiz kırılmaması için daha fazla sa’y ü gayret ve ciddiyeti muhafaza etmek. Üstadımız “Öyle peygamberler var ki birkaç ümmeti olmuş veya hiç ümmeti olmamış” der. Yirminci Lem’a’da da şöyle denilir:

“Cenab-ı Hakkın rızası ihlas ile kazanılır. Kesreti etba ile ve fazla muvaffakiyet ile değildir. Çünkü onlar vazife ilahiyeye ait olduğu için istenilmez, belki bazen verilir. Evet bazen bir tek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur…”

Peygamberimiz (asv) en büyük düşmanı Ebu Cehil'e onlarca kez tebliğ yapmış. Küfrün başı sonunda “Artık bana anlatma. Allah bana “peygamber sana tebliğ yaptı mı?” diye sorarsa, ben senin lehinde şahitlik yaparım.” der.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Konferans.
(2) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a
(3) bk. Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, Tahliller.
(4) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a On Üçüncü Nota.
(5) bk. Hutbe-i Şamiye.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 26.417
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nagehan

Çok sağolun, çok yararlandım ALLAH razı olsun

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zeynepyavuz
yazıcıdan çıkarıp tekrar tekrar okuyacağım inşaallah. çok güzel anlatılmış. Allah razı olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
oğuzhangözüpek
Açık bir tebliğden ötesi bizim üzerimize vazife değildir.” (Yasin, 36/17) Demek ki tebliğ açık olmalıymış.Şu ayetin tefsiri bile gereksiz görünüyor.Anlaşılmayan,anlaşılması zor olan bir tebliğ demek ki tebliğ vasfını kaybedebiliyor.Açık ve anlaşılır bir KUR'AN gönderen RABBİMİZE ŞÜKÜRLER OLSUN.Madem Üstadı Azam olan Resulü Zişan Efendimiz asm ve Kitapların Azamı olan KUR'ANIMIZ böyle emrediyor o halde başka söze ve tevile ihtiyaç yok.Şu mubarek Ayetlere ve Hadisi Şeriflere muhalif olabilecek her türlü söz ve davranıştan kaçınmak lazım.VAHYİN VE RESULÜ ZİŞANIN ASM SÖZÜNÜN ÜZERİNE farklı SÖZ SÖYLEMEK,MÜLAHAZALARDA BULUNMAK abesle iştigal olabilir.TEBLİĞ AÇIK,ANLAŞILIR VE ANLAMASI KOLAY OLMALI. Selamlar hayırlı geceler.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
İrem Özer

Tebliğ konusunda inanmayan insanlar ile samimi olmanın ölçüsü nedir? Bana samimi bağ kurmak uzak geliyor...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

"Kavl-i leyyin" yani yumuşak sözlü olmak ve insanlarla irtibat halinde olmak tebliğin birinci şartıdır. Bu iki şart olmadan Nurları muhtaç gönüllere ulaştırmak mümkün değildir. Allah Firavun gibi bir zalime karşı yumuşak sözlü olmayı emrediyorsa, gerisini sen düşün.

“Ona (Firavuna) kavl-i leyyinle = Yumuşak bir sözle (tatlı, yumuşak bir tarzda) hitap edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâhâ Suresi, 20/44)

Ayrıca, ayette geçen; “kavl-i leyyin = yumuşak söz” ifadesi, arzu edilen konuya teşvik eden, söylenenlerin doğruluğunu gösteren unsurlar ihtiva eden, hak ile batılı açıkça ortaya koyan ve bununla beraber muhatabın damarına dokunduracak hiçbir unsur barındırmayan söz demektir. (bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

"Kardeşim" demenin de bir sakıncası olmaz, çünkü o insanlarla aynı ülkeyi, aynı şehri, aynı mahalleyi, hatta bazen aynı evi bile paylaşabiliriz. Belki senin öz kardeşin bile o fikirlere kapılabilir. Bu yüzden, bu tarz insanlarla muhatap olurken kılı kırk yarmalı, sırtımızda bir yumurta küfesinin olduğunu unutmamalıyız.

Esnaf, dükkânına gelen müşterinin inancına bakmadan malını satar. Biz de Kur’an’ın malı olan Risale-i Nur'daki iman hakikatlerini etrafımıza satarken, inanç ayrımı yapmamamız gerekir. Yoksa "Filancanın kaşı eğri, filancanın gözü şaşı" dersek Risale-i Nur elimizde kalır.

Peygamber Efendimiz (asm)'in tevhidi anlatabilmek hatırana Ebu Cehil'in ayağına defalarca gitmesi, hatta onlardan hakaret ve rencide edici tavırlar görmesi, bizim için yeterli bir sebep ve harika bir misal değil mi acaba?..

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...