Risalelerde "Mülk ve melekût" cihetlerinden çokça bahsedilmesinin hikmeti ne olabilir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Mülk ve Melekût kavramlarının ifade ettiği mana, bütün kâinatı istilâ etmiştir. Birbirinden farklı iki gözlük gibidir. Biri cesedi gösterirken, diğeri ruhu; biri maddeyi görürken diğeri mânâyı, biri lafzı okurken, diğeri manayı…

Mülk, eşyanın zâhirini, yani, suretini oluşturur. Melekût ise, eşyanın hakikatini ve gerçek mâhiyetini ifâde etmektedir.

İnsan zâhirperest olduğundan, daha ziyâde eşyanın mülk veçhesiyle muhâtap olmaktadır. Ancak şu var ki, eşyanın mülk cephesi, hakikati ifâde etmekten çok uzaktır.

İlâhi kitaplar ve peygamberlerin mesajları ile ancak görünebilen melekût veçhesi ise, yaratılışın asıl sırlarını ihtiva etmektedir.

Melekût veçhesine intikâl edenler için, hayat daha farklı bir mana ve mâhiyet kazanır. Ölüm, onlara acı vermediği gibi, varlık da onları şımartmaz. Kahr ile lütfu aynı kefede görürler. İkisi de onlar için hoştur.

Mülk, melekût üzerine serilmiş tenteneli bir perdedir. İman gözlüğüyle bakanlar, melekûtiyete intikâl ederler. Küfrün karanlığında ise gizli kalır. Gizli kalan yalnız melekûtiyet değil, yaratılışın bütün sırlarıdır.

O yüzden, Risalelerde, çok ziyâde işlenen iki hâkim renk olmuşlardır, mülk ve melekûtiyet.

“Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. İnsan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.” (Mesnevi-i Nuriye)

Buna göre yerküresinin yüzey kısmı mülk, içi ise tâ magma tabakasına kadar melekûttur.

İnsanın bedenine mülk, ruhuna melekût diyebiliriz. Ruh ile beden arasında mahiyet olarak çok büyük bir fark var. Ruhumuz bir yöne bakmak ister istemez yüzümüz hemen o yöne döner. Öte yandan, insanın bedeni tümüyle mülk kabul edildiğinde ruhu melekût olmuş olur. Aynı şekilde, bu âlemin de görünen kısmı mülk, onda vazife yapan manevi kanunlar ise melekût olurlar.

“Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur.”

Mazruf, zarfa konulan şey demektir. Maddî kalbimiz bedenin içinde bulunması cihetiyle, beden zarf, kalb mazruf olur. Kalbi manevi yönüyle düşündüğümüzde, kalb zarf olur, beden ise mazruf. Yâni, bu defa manevi kalb bedeni kaplar.

Kalb manevî olunca, onun kaplaması da yine manevî olarak düşünülecektir. Keza, insan ilim sıfatıyla bedenin tümünü bilir, ondaki hayat sıfatı da bedenin bütün organlarını ve hücrelerini kaplamıştır. Böylece, beden mazruf, kalb ise zarf olmuş olur.

“Bir şeyde iki cihet var: Biri, mülk -âyinenin mülevven vechi gibi, ezdâd ona vârid oluyor. Çirkin olur, şer olur, hakîr olur, azîm olur, ilâ âhir. Esbab bu cihette vardır. İzhâr-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister. İkinci cihet, melekûtiyet cihetidir: Âyinenin şeffaf vechi gibi. Şu cihet herşeyde güzeldir. Şu cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve ruh ve nur ve vücut, iki vecihleri şeffaf ve güzel olduğundan, mülken ve melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.” (Mesnevi-i Nuriye)

Aynanın bir şeffaf ve parlak yüzü var, bir de pürüzlü ve parlak olmayan kesif yüzü. Aynanın şeffaf ve parlak yüzünde her şey berrak ve net iken, pürüzlü ve kesif yüzünde her şey karmaşık ve bulanıktır. Mesela; aynanın şeffaf yüzüne baktığımız zaman, simamız kusursuz bir şekilde görünür, kesif ve pürüzlü yüzüne baktığımız zaman yüzümüz net görünmez.

Mülevven aynanın siyah tarafıdır ve hakikatte eşyanın mülk yüzünü temsil eder. Aynanın parlak yüzü ise, eşyanın melekût yani iç yüzünü temsil eder. Her şeyin dışına mülk içine melekût denildiğine göre, yumurtanın kabuğu mülk, içi melekûttur.

Hâdiselerin görünen yüzleri mülk, onların arkasında saklı olan hikmet ciheti ise melekûttur. Bizler sadece eşyanın ve hâdiselerin bize bakan mülk cihetini görüyoruz; melekût cihetini ise akılla ve iman nuru ile görebiliriz.

Aynanın renkli yüzü çok farklı renklerde olabilir. Fakat bu farklılık parlak yüzü etkilemez, hatta bazen ona kuvvet verir. Arka yüzünü ne kadar koyulaştırsak ön yüz o derece parlak görünür. Onun gibi hâdiselerin de iki yüzü vardır. Bize bakan yüzü aynanın renkli kısmına benzer. Allah'a bakan yüzü ise aynanın şeffaf yüzü gibidir ve daima parlaktır.

Mesela; hastalık ve ölüm gibi hâdiseler insana bakan yüzü ile karanlık görülebilir. Fakat Allah'a bakan yüzünde hiçbir karanlık söz konusu değildir. Sıhhat rahmet olduğu gibi, hastalık da günahlara kefaret olması itibariyle rahmettir. Hayat rahmet olduğu gibi, ölüm de dünyadan daha güzel bir âleme gitmeye vesile olduğu için rahmettir ve güzeldir.

Arka yüz, eşya ve hâdiselerin bizim muhatap olduğumuz cihetleridir. Onların arkasında saklı güzellikleri göremeyince, hemen itiraz yahut şikâyet yolunu tutmayalım diye sebepler yaratılmıştır. Mesela ölüm, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âleme göç etmektir. Bu, ölümün melekût cihetidir. Bu güzelliğin ortaya çıkmasında Azrail Aleyhisselam vazife yapmaktadır. Onun vazifesi de bir perdedir, ölümün hakiki güzelliği Cenab-ı Hakk’ın Mümit yani ölümü veren isminin güzelliğidir. Mahlûkatın ve hadisatın melekût ciheti, onlarda tecelli eden İlâhî isimler ve sıfatlardır.

“Hem her eser-i Samedanî bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan manaya geçsen esmâ yoluyla müsemmayı bulursun.” (Sözler)

Nakış, eşyanın mülk cihetidir; mana ise melekût ciheti. Bir meyvenin de taşıdığı özellikler birer nakış gibidir. Mana ise onda tecelli eden Mün’im, Rezzak, Kerîm ve Rahman gibi isimlerdir. Bu isimlerde sebeplerin hiçbir hissesi yoktur. Yani sebepler “nimet verici, rızık verici, ikram edici” olmaktan çok uzaktırlar. Cenab-ı Hak meyve ağacını bir tezgâh olarak planlamış ve yaratmış, ondan meyveler çıkararak esmâsını tecelli ettirmiştir.

Bu güzellik aynanın arka yüzünde saklıdır; insanlar ise ön yüze muhatap oluyor ve ölümü bu dünyadan ayrılmak, bütün sevdiklerini terk etmek olarak görüyorlar. Eşyanın mülk yüzünde hayır-şer, iyi-kötü, güzel-çirkin beraber bulunduğu için, herkes her şeyin hayırlı ve güzel cihetini göremiyor. Bu sebeple görünüşte çirkin ve şer gibi duran şeylerin, Allah’a isnat edilmemesi için, Allah araya sebepleri koyuyor. Sebepler de birçok şeyin arkasındaki güzel ve nezih halleri perdeleyip örtüyor. Bu perde ve örtüler; ancak tahkiki bir iman ve tefekkür ile delinebilir. Ama eşyanın içyüzü olan melekût cihetinde ise, her şey güzel ve berrak olduğu için, orada sebepler değil, bizzat Allah’ın isim ve sıfatları hükmediyor.

"Esbab sırf zahirîdir, melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur." (Sözler)

Sebepler ancak eşyanın “mülk cihetinde,” yani dış yüzlerinde görev yaparlar; eşyanın ve hâdiselerin “melekûtuna” yani iç yüzüne karışamazlar.

Bir yazının melekûtu, onda kendini gösteren ilimdir. Kâğıt ve kalem yazının görünmesine birer sebep, birer vasıta ve birer perdedirler; bunlar sadece mülk cihetinde iş görürler, yazıdaki ilme el uzatamazlar.

Hâdiselerin de mülk ve melekût cihetleri vardır. Hastalığın mülk ciheti kederler, acılar, ıstıraplardır. Melekût ciheti ise günahlara kefaret olması, büyük mükâfatlar kazandırmasıdır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 7.065
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

esahh

Allah razı olsun, gayet hoş bir cevap olmuş. Güzel manalar anladım inşaallah.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...