"Hayatın dışı da, içi de, her iki yüzü de lâtiftir. Hattâ en küçük ve hasis bir hayvanın hayatı bile yüksektir." Hayat, nur ve vücudun içinin de, dışının da temiz olmasını nasıl anlamalıyız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Eşyanın iki yüzü var; birisi mülk yüzü, diğeri ise melekût yüzüdür.

“Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. İnsan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.” (Mesnevi-i Nuriye)

Buna göre yerküresinin dış kısmı mülk, içi ise tâ mağma tabakasına kadar melekûttur.

İnsanın bedenine mülk, ruhuna melekût diyebiliriz. Ruh ile beden arasında mahiyet olarak çok büyük bir fark var. Ruhumuz bir yöne bakmak ister istemez yüzümüz hemen o yöne döner. Öte yandan, insanın bedeni tümüyle mülk kabul edildiğinde ruhu melekût olmuş olur. Aynı şekilde, bu âlemin de görünen kısmı mülk, onda vazife yapan manevi kanunlar ise melekût olurlar.

“Bir şeyde iki cihet var: Biri, mülk -âyinenin mülevven vechi gibi, ezdâd ona vârid oluyor. Çirkin olur, şer olur, hakîr olur, azîm olur, ilâ âhir. Esbab bu cihette vardır. İzhâr-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister. İkinci cihet, melekûtiyet cihetidir: Âyinenin şeffaf vechi gibi. Şu cihet herşeyde güzeldir. Şu cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve ruh ve nur ve vücut, iki vecihleri şeffaf ve güzel olduğundan, mülken ve melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.” (Mesnevi-i Nuriye)

Aynanın bir şeffaf ve parlak yüzü var, bir de pürüzlü ve parlak olmayan kesif yüzü. Aynanın şeffaf ve parlak yüzünde her şey berrak ve bariz iken, pürüzlü ve kesif yüzünde her şey karmaşık ve bulanıktır. Mesela; aynanın şeffaf yüzüne baktığımız zaman, simamız kusursuz bir şekilde görünür, kesif ve pürüzlü yüzüne baktığımız zaman yüzümüz net görünmez.

Mülevven aynanın siyah tarafıdır ve hakikatte eşyanın mülk yüzünü temsil eder. Aynanın parlak yüzü ise, eşyanın melekût yani iç yüzünü temsil eder. Her şeyin dışına mülk içine melekût denildiğine göre, yumurtanın kabuğu mülk, içi melekûttur.

Hâdiselerin görünen yüzleri mülk, onların arkasında saklı olan hikmet ciheti ise melekûttur. Bizler sadece eşyanın ve hâdiselerin bize bakan mülk cihetini görüyoruz; melekût cihetini ise akılla ve iman nuru ile görebiliriz.

Aynanın renkli yüzü çok farklı renklerde olabilir. Fakat bu farklılık parlak yüzü etkilemez, hatta bazen ona kuvvet verir. Arka yüzünü ne kadar koyulaştırsak ön yüz o derece parlak görünür. Onun gibi hâdiselerin de iki yüzü vardır. Bize bakan yüzü aynanın renkli kısmına benzer. Allah'a bakan yüzü ise aynanın şeffaf yüzü gibidir, daima parlaktır.

Mesela; hastalık ve ölüm gibi hâdiseler insana bakan yüzü ile karanlık görülebilir. Fakat Allah'a bakan yüzünde hiç bir karanlık söz konusu değildir. Sıhhat rahmet olduğu gibi, hastalık da günahlara keffaret olması itibariyle rahmettir. Hayat rahmet olduğu gibi, ölüm de dünyadan daha güzel bir âleme gitmeye vesile olduğu için rahmettir ve güzeldir. Hem mülk yüzü hem de melekût yüzü şeffaf ve parlaktır. Her vechesi ile Allah’ın isim ve sıfatlarına münasip bir mahiyettedir. Zahir yüzü de olsa çirkin ve zararlı bir tarafı yoktur.

Mesela varlık, hayat, nur, iman, hidayet gibi şeylerin her tarafı güzel ve hoştur. Bu nimetlerin hiçbir cephesinde Allah’ın isim ve sıfatları ile münasip olmayan bir hal yoktur. Bu yüzden Allah, bu nimetler ile arasına kesif ve kalın sebepleri koymamıştır. Bu nimetler ile isimleri arasındaki mübaşeret, zahire yakın bir şekilde tezahür eder. Hangi insan; “hayat kötü, nur kötü, varlık kötü; neden bunları bana verdin”, deyip sızlanabilir. İşte bu nimetlerin iki yüzünün de temiz ve parlak olması bu manayadır. Yani bu nimetlerin hiçbir yönünde şikâyete konu bir şeyin olmaması, her iki yüzü de temiz şeklinde tasvir edilmiştir.

Arka yüz, eşya ve hâdiselerin bizim muhatap olduğumuz cihetleridir. Onların arkasında saklı güzellikleri göremeyince, hemen itiraz yahut şikâyet yolunu tutmayalım diye sebepler yaratılmıştır.

Mesela ölüm, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âleme göç etmektir. Bu, ölümün melekût cihetidir. Bu güzelliğin ortaya çıkmasında Azrail aleyhisselam vazife yapmaktadır. Onun vazifesi de bir perdedir, ölümün hakiki güzelliği Cenab-ı Hakk’ın Mümit yani ölümü veren isminin güzelliğidir. Mahlûkatın ve hâdisatın melekût ciheti, onlarda tecelli eden İlâhî isimler ve sıfatlardır.

Hastalık ve musibet gibi haller Allah’ın bazı isim ve sıfatlarına zahiren uygun düşmüyor. Aslında bu hallerin iç yüzü ve hakikat-i halleri çirkin ve zararlı değildirler, ama insan gibi aklı ve idraki sınırlı varlıklar, her zaman bu hallerin hakiki vechesini ve cephesini göremedikleri için şikâyet ve isyan ediyorlar. Şayet bu haller ile Allah’ın kudreti arasına sebepler vasıta olarak girmese idi, şikâyet ve isyanlar doğrudan Allah’a gidecekti ki bu da Allah’ın izzet ve gayretine dokunacaktı.

Meselâ; bir anne ve baba çok sevdiği yavrusunu bir kazada feci bir şekilde kaybetse, Allah’a değil sebeplere kızar, şikâyet ve isyan ateşini sebeplerin üstünde söndürür. Bu yüzden Allah, sebepleri vasıta olarak araya koymuş ki isyan ve şikâyet kendi Zatına gelmesin.

“Hem her eser-i Samedanî bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan manaya geçsen esmâ yoluyla müsemmayı bulursun.” (Sözler)

Nakış, eşyanın mülk cihetidir; mana ise melekût ciheti. Bir meyvenin de taşıdığı hususiyetler birer nakış gibidir. Mâna ise onda tecelli eden Mün’im, Rezzak, Kerîm ve Rahman gibi isimlerdir. Bu isimlerde sebeplerin hiçbir hissesi yoktur. Yani sebepler “nimet verici, rızık verici, ikram edici” olmaktan çok uzaktırlar. Cenab-ı Hak meyve ağacını bir tezgâh olarak planlamış ve yaratmış, ondan meyveler çıkararak esmâsını tecelli ettirmiştir.

Bu güzellik aynanın arka yüzünde saklıdır; insanlar ise ön yüze muhatap oluyor ve ölümü bu dünyadan ayrılmak, bütün sevdiklerini terk etmek olarak görüyorlar. Eşyanın mülk yüzünde hayır -şer, iyi -kötü, güzel - çirkin beraber bulunduğu için, herkes her şeyin hayırlı ve güzel cihetini göremiyor. Bu sebeple görünüşte çirkin ve şer gibi duran şeylerin, Allah’a isnad edilmemesi için, Allah araya sebepleri koyuyor. Sebepler de birçok şeyin arkasındaki güzel ve nezih halleri perdeleyip örtüyor. Bu perde ve örtüler; ancak tahkiki bir iman ve tefekkür ile delinebilir. Ama eşyanın içyüzü olan melekût cihetinde ise, her şey güzel ve berrak olduğu için, orada sebepler değil, bizzat Allah’ın isim ve sıfatları hükmediyor.

“… Esbab sırf zahirîdir, melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.” (Sözler)

Sebepler ancak eşyanın “mülk cihetinde,” yani dış yüzlerinde vazife yaparlar; eşyanın ve hâdiselerin “melekûtuna” yani iç yüzüne karışamazlar.

Hâdiselerin de mülk ve melekût cihetleri vardır. Hastalığın mülk ciheti kederler, acılar, ızdıraplardır. Melekût ciheti ise günahlara keffaret olması, büyük mükâfatlar kazandırmasıdır.

Eşyanın melekût yüzünde yani iç yüzünde her şey şeffaf ve berraktır.
Allah, imtihanın bir icabı olarak birçok hikmetlerinden dolayı dünyada zıtları cem etmiştir. Hayır ile şer, iyilik ile kötülük, sıcak ile soğuk, ışık ile karanlık gibi zıtları iç içe ve beraber yaratmıştır. Allah dünyadaki bu çirkin ve zararlı maddeler ile isim ve sıfatları arasına da sebepleri koymuş ki aralarında doğrudan bir temas görülmesin. Zira Allah’ın izzet ve azameti bu gibi zararlı ve çirkin maddeler ile doğrudan bir mübaşereti, yani teması kabul etmiyor. Hem de insanların haksız ve yersiz şikâyet ve isyanları doğrudan Allah’a gitmemek için, Allah, zahiren çirkin gibi duran o maddeler ile arasına perde olsun diye sebepleri koyuyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 4.187
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...