"Ruh-u insanî gayr-ı mütenahi ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı mütenahi elemlere mahaldir. Gayr-ı mahsur lezzetlere iştihalıdır. Gayr-ı mahdud âmâli beslemektedir..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Ruh-u insanî gayr-ı mütenahi ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı mütenahi elemlere mahaldir. Gayr-ı mahsur lezzetlere iştihalıdır. Gayr-ı mahdud âmâli beslemektedir. Hatta kalbin dalâletiyle beraber ruhtan fışkıran şefkat, gayr-ı mütenahi elemleri tazammun ediyor. Binaenaleyh, 'Ben neyim? Ne kıymetim var ki, benim için kıyamet kopsun, mizan vazedilsin, hesap görülsün?' demeye hakkın yoktur."

"Ey kemâl-i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma. Zira o hayat, bir mugalâta ile kaimdir. Şöyle ki:

"O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i dîniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlata ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder."

"Ve kezâ, 'Musîbet taammüm ettiğinde, elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim.' diye yine yük altından kaçar. Fakat, musîbet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü kendisi gibi akrabası, ahbâbı da o musîbete dâhildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur."

"Ey şek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahata çekilen bîçare! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevkettiğin lezzeti lezzet sanma! O, zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azaba inkılâb edecektir. Eğer âlâmın lezâize, nârın nura inkılâb etmesi emelinde isen, evkat-ı hamsede rükû ve sücûd kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imânı doldur. Sonra âyâta tefekkürle tâate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalâlât acılığından, necatın halâveti tavazzuh ile münâcat lezzeti ortaya çıksın."(1)

İnsanın bedeni birçok hastalıklara yakalanabildiği gibi, ruhu da ondan daha fazla elem çeşitleriyle karşı karşıyadır. Yakınlarının sıkıntılarından, hastalıklarından ve ölümlerinden tut, amirinin sert konuşmasına, bir dostunun selam vermeyişine, dünya siyasetine, tuttuğu takımın yenilmesine kadar ruhunu inciten nice şeyler var.

İnsan ruhunun çok mühim bir elem kaynağı da şefkatini yanlış kullanmasından doğuyor.

“Hattâ kalbin dalaletiyle beraber ruhtan fışkıran şefkat, gayr-ı mütenahî elemleri tazammun ediyor.”

Dalâlet; sapık görüşler demektir. Bu yanlışlara inanan bir kişi de dalâlete düşmüş olur. İşte böyle bir insanın kalbi, kendisinde bulunan şefkat duygusunu da yanlış kullanır. “Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez” hakikatinden gaflet eder ve sevdiği insanların başına gelen musibetler ve elemler o kalbi lüzumundan fazla üzer, elemler içinde bırakır. Hâlbuki her teşebbüste olduğu gibi, musibet ve hastalıkların önlenmesinde yahut giderilmesinde de insana düşen; “Vazifeni yap, vazife-i İlâhîyeye karşıma” düsturu ile hareket etmek, sebeplere teşebbüs ettikten sonra netice için Allah’a tevekkül etmek, O’nun rububiyetine karışmamaktır.

Yine Üstadımızın ifadesiyle insan; “kıl kadar şuur ile büyük taşları kaldırma” teşebbüsünde bulunmamalı, aklını gereksiz yormamalı, ezmemeli, perişan etmemelidir. Hangi musibetin kul için ne gibi terakkilere vesile olduğunu ve hangi günahlarına keffaret olduğunu anlamaya kalkışmak, bir kıla, büyük taşları yüklemeye benzetilmiştir.

İnsan bütün akrabalarına, bütün arkadaşlarına ve nihayet bütün insanlara karşı şefkat beslemekle hayvanlardan çok ileri bir makam kazanıyor. Bu şefkati yerinde kullananlar hürmet, merhamet, yardım gibi vesilelerle manen çok sevap alırlar. Bu alâkanın bir yönü de onların dertleriyle dertlenmektir. Bu da bir ibadettir. Ancak, her şey gibi şefkatin de ifrat derecesi insana zarar getirir. Bu şefkat Üstadımızın beyan ettiği gibi, “kalbin dalâletinden” fışkırıyorsa, insanı “gayr-ı mütenahî elemlere” giriftar eder.

'Musibet taammüm ettiğinde, elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim.' diye yine yük altından kaçar.”

Bu cümlede nefsin çokça sergilediği bir oyuna dikkat çekiliyor. Bir musibet umumî olduğunda yani toplumun büyük bir kısmı aynı musibete maruz olduklarında, nefis bunu kendisi için bir özür gibi görür. Hâlbuki böyle bir özrün akılda yeri yoktur. Başı ağrıyan bir insana denilse ki; “Üzülme, senin gibi nice insanların da başı ağrıyor, bu umumî bir hastalıktır.” Böyle bir söz o hastaya teselli verebilir mi, ağrısını giderebilir mi?

Yahut iflas eden bir tüccara; “Üzülme senin gibi yüzlerce kişi iflas etti” denilse, böyle bir haber onun kaybını giderir mi?

Her akıl bu hakikati yakinen bildiği halde, nasıl olur da nefis kendini böyle geçersiz bir bahane ile aldatabilir ve kendini yaptığı yanlışlıklarda mazur görebilir?!.

“Hem deme: 'Ben de herkes gibiyim.' Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.” (14. Söz)

Âyet-i kerîmede de haber verildiği gibi, nefsin yapısında kötülüğü istemek vardır. Bunun için nefis, başkaların kötü hallerini de taklit etmek ister. Kötülüğü başkalarıyla birlikte yapmaktan ayrı bir zevk alır. Başkalarını hayırda ve iyilikte taklit etmez de, sadece şerde ve fenalıkta taklit eder.

Ahirzaman fitnesinin bütün dehşetiyle hükmettiği bu asırda, toplumun büyük kesimi bu fitneye kapılmakla maneviyattan uzaklaşıp dünyaya ve maddeye dalmıştır. Bununla birlikte, bu fitneden uzak duran ve onunla mücadele edenlerin sayısı da az değildir.

Dünya arkadaşlığı kabir kapısında son bulur. Kabre giren kişi burada ömür sermayesinin ilk hesabını vermeğe başladığında, dünyada bırakıp geldiği arkadaşlarının bundan haberleri bile olmaz. Eğer kabir azabına layık görülürse, arkadaşları onu çoktan unutmuş olarak kendi sefalarını sürerken, o cefasını tek başına çeker.

Mahşer meydanında da benzeri bir durum vardır. Peygamberlerin bile kendi nefislerini kurtarma endişesine düştükleri o Celâl tecellisi karşısında kimsenin kimseden haberi olmaz.

Mizan safhasında da durum aynıdır. Kimse kimseye bir dirhem sevap verecek halde değildir. Allah’ın mümtaz ve müstesna kullarının, yine Allah’ın izniyle şefaat etmeleri dışında, herkes kendi derdiyle baş başadır.

Mizanda günahı ağır gelen yahut küfür üzere ölüp ebediyen cehennemde kalacak olanlar da arkadaşlarından hiçbir menfaat görmezler.

İnsan, bütün bu safhaları arkadaşlarından ayrı olarak tek başına yaşar.

Dünyada hayırlı işlerde arkadaşlık edenler, mizan safhasından sonra cennete giderler ve hakiki arkadaşlık da orada başlar. O selâmet yurdunda ebedî dostluk ve daimî beraberlik vardır.

İkinci Lem’a’da esas musibetin, asıl hastalığın günahlar ve isyanlar olduğu ifade edilmiştir. Burada geçen musibet kelimesi de günah yerinde kullanılmıştır. Bir kimsenin, aynı günahı toplumun bütün fertleriyle birlikte işlemesi, onun için bir özür olacak değildir.

Dalalât acılığından, necatın halâvetinin tavazzuh etmesi”

Bozulmamış bir kalb, dalâletin acısını hisseder. İnsanın açlığını sadece nefes alması gidermediği gibi, boş fikirler de onun aklını doyurmuyor, kalbini tatmin etmiyor. Yanlış fikirler ise kalbe acı geliyor, ızdırab veriyor. İşte bu elemi hisseden bozulmamış kalpler, necat ile yani bu manevî hastalıktan kurtulmakla lezzet alırlar.

İnsan ne kadar acıkırsa yemeğin lezzetini o kadar fazla alır. Mü’minler, iftar ederken bunu çok iyi hissederler. Yanlış yoldan dönenler de önceki yollarının yanlışlığı nisbetinde büyük bir ferah duyar, manen büyük bir lezzet alırlar. Batıl dinlerden vazgeçip İslâm’a giren kişilerin sevinçlerinde ve İslâm’ı yaşama konusundaki hassasiyetlerinde bunu açıkça görebiliyoruz.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe, Zeylü'z-Zeyl.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 6.897
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...