"Ruh, zîhayat, zîşuur, nuranî vücud-u hâricî giydirilmiş, câmi’, hakikattar, külliyet kesb etmeye müstaid bir kanun-u emrîdir." Bu tanımı detaylı olarak izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Ruh denilince bütün canlı türlerinin ruhları anlaşılsa da biz izahlarımızda insan ruhunu esas alacağız.

Ruh, emir âleminden gelmiş bir kanundur. Başka bir sual münasebetiyle de ifade ettiğimiz gibi, âlemler hakkında “mülk ve melekût, dünya ve ahiret, gayb ve şehadet” şeklinde yapılan ikili tasniflerden biri de “emir ve halk” şeklindedir. Yani varlıkların kendileri halk âleminden, onların idare edildiği kanunlar ise emir âlemindendir.

Ruh da emir âlemindendir; beden ise halk âleminden… Yani beden ruh ile idare edilmektedir. İnsan hangi tarafa gitmeye karar verse, beden o yöne dönüyor, neyi yerse mide onu hazmediyor, neyi tutmak istese eller o işi görüyor.

Ruh hayat sahibidir, bedenin hayatı da ruhtaki bu hayattan gelmektedir. Nitekim ruhun ayrılmasıyla beden de ölümü tatmaya başlar.

Ruh şuur sahibidir. Bu şuur en ileri derecesiyle insanda akıl makamında kendini gösterir. Bir hayvanın da rızkını tanıması, yavrusunu bilmesi, yuvasını bulması birer şuur alametidir. Ancak onların şuurları çok sınırlıdır. İnsanın şuuru, kendini yani ne olduğunu bilmesiyle başlar, iç organlarını tanımasına, onların vazifelerini bilmesine, havadan, sudan, güneşe, aya ve yıldızlara kadar çok şeyi tanıyıp bilmesine kadar uzanır. Bir hayvan, meselâ bir koyun ne kendinin koyun olduğunu bilir, ne otladığı çayırın hangi köye ait olduğunu bilir, ne yuttuğu gıdalarının mideye gittiğini bilir, ne de her nefes aldığında kanının temizlendiğini…

Ruh nuranîdir. Nuranî denilince onun karşı şıkkı olan cismanî akla gelir. Ruh maddî bir cisim değildir, katı, kesif, şuursuz bir varlık da değildir.

Ruha vücud-u hâricî giydirilmiştir. Yani kendisinin müstakil bir varlığı vardır. Bir bedeni diğerinden ayıran ve göz ile görülen hususiyetler olduğu gibi, her bir ruhun da kendisini diğer ruhlardan ayıran ayrı bir şahsiyeti vardır. Kabir âleminde bu müstakil şahsiyetiyle diğer ruhlardan ayrılır.

Ruhsuz kanunların hariçte vücutları yoktur. Meselâ, yerçekimi bir kanundur, ama hariçte vücudu yoktur. Kıyamet koptuğunda o da ortadan kaybolur. Keza, bahar da bir kanundur, o geldiğinde her taraf yeşilliklerle dolar, ama bahar diye müstakil bir kanun yoktur. Güneşin cazibesi de öyledir.

Ruhun camiiyeti vardır. Bilhassa insan ruhu, taşıdığı istidadıyla câmi’ bir mahiyete sahiptir. Bunu iki şekilde düşünebiliriz. Birisi, ilim, irade, kudret, görme, işitme, hafıza, hayal, sevgi, korku, şefkat, merhamet, gazap gibi birçok sıfatı ve şuunatı kendinde toplamasıdır. Diğeri de başka hayvanların her birinin belli bir sahada iş görmeye kabiliyetleri olmasına karşılık insan ruhunun bu konuda çok büyük bir istidada sahip olması ve çok farklı işler görebilmesi cihetidir. Bu husus Mesnevî-i Nuriye’de şöyle ifade edilir.

“İnsan, hikmetle yapılmış bir masnûdur. … öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.”(1)

“Hakikattar”, kelimesi zıt mânâsıyla, bir hakikati olmayan nisbî ve itibarî emirleri hatıra getiriyor. Sağ kolumuzun da sol kolumuzun da bir hakikati vardır, ama sağ ve sol diye bir mahlûk yoktur. Bir tarafımıza sağ, diğerine sol demiş ve öyle itibar etmişiz, aksini de söyleyebilirdik. Aynı şekilde nisbî emirlerin de bir hakikati yoktur. İnsan bedeni koyunun bedenine göre büyük, deveninkine göre küçüktür. Ama “büyük” veya “küçük” diye bir mahlûk yoktur.

Ruh böyle hakikatsiz bir şey değildir. Üstadımızın “Hakikî hakikat-ı eşya esmâ-i İlahiyedir” cümlesini hatırlayalım. Sağ, sol, büyük, küçük diye müstakil varlıklar olmadığı için onlarda hiçbir isim tecellî etmez. Ama insanda bütün esmâ tecellî etmektedir. Zira onun varlığı vehmî değil, itibarî ve nisbî değil, hakikattardır.

Ruh, “külliyet kesb etmeye müstaid”dir. Fert için cüz’î; nev’ için küllî ifadesi kullanılır. İnsanın külliyet kesb etmesi konusunda Üstadımızın şu ifadesini hatırlayalım:

“Bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.”(2)

Sadece kendini düşünen insanın himmeti “bir” ise, milletinin bütün fertlerinin dertleriyle dertlenen kişinin himmeti “milyonları” geçer.

İnsan, ruhuna takılan aza ve duygularıyla büyük bir istidata sahiptir. İnsan bütün kâinatı bir kitap gibi tefekkür edecek, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına işaret eden levhaları okuyabilecek yegâne varlıktır. Buna da iman sayesinde mazhar olabiliyor

Bu konuda Nur Külliyatı’ndan şu mühim dersi de nakledelim:

“… âciz bir abd, namazında 'Ettahiyyâtülillâh' der. Yani, 'Bütün mahlûkatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.' İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.”(3)

Dipnotlar

(1) Mesnevi-i Nuriye, Zerre.
(2) Hutbe-i Şamiye.
(3) Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...