"Senin vazifen fahr değil, şükürdür. Sana layık olan şöhret değil, tevazudur, hacalettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedamettir. Senin kemâlin hodbînlik değil, hudâbînliktedir." Nefis hakkındaki bu muhtevayı biraz açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu suali, Üstad Hazretlerinin, birçok hakikatin anlaşılmasında istimal ettiği Güneş ve ayna misaliyle cevaplandırmaya çalışalım:

Güneş'ten ışık alarak parlayan bir ayna düşünelim. Bu aynaya düşen vazife fahr değil şükürdür. Yani, çevresindeki ışıktan mahrum varlıklara, “Bakın ben ne kadar parlağım!” diyerek övünmek, kendini methetmek değil, ışıktan mahrum varlıklara bakıp kendindeki aydınlık için Güneş'e minnettar olmaktır.

Başkalarının da onun bu ışığından sürekli söz etmelerini beklemesi, bu sahada şöhret sahibi olmayı istemesi de ona yakışmaz. Zira o ışık, onun kendi malı ve hüneri değildir. Ona düşen vazife tevazudur. Yani, “Bu parlaklık benim değil, benim kendi kabiliyetimden gelmiyor, o bana Güneş'in bir ihsanıdır.” deyip tevazu göstermek, ışığıyla büyüklenme yoluna girmemektir.

Hacaleti, şöyle de anlayabiliriz: O ayna, ışığıyla övünmeyi bir tarafa bırakıp kendisine yapılan bu ihsana karşı layıkıyla şükredememekten gelen bir mahcubiyet içinde bulunmalıdır.

İnsan da kendisinde görünen bütün güzelliklerin ve kemallerin ilâhî isimlere ayna olmasıyla gerçekleştiğini, bunun ise onun irade ve kudretiyle değil, sadece ve sadece Allah’ın ihsanıyla olduğunu düşünmeli, övünme yoluna değil, şükür ve tevazu yoluna girmelidir.

Misaldeki aynanın kendi parlaklığıyla övünmek yerine, Güneş'in muhteşem ışığını görüp, onu methetmesi, ona şükretmesi gerektiği gibi, insan da kendisine ihsan edilen güzellikler ve kemaller için Allah’a minnettar olmalıdır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...