"Şirke emare, kâinattaki tertib-i esbabdır, herşeyin bir sebeple bağlı olduğudur. Demek esbabın hakikî tesirleri vardır. Tesirleri varsa şerik olabilirler." soru ve cevabını detaylı açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Cenab-ı Hak aczden münezzehtir. O sonsuz sıfatlar sahibinin bir şey yaratacağında yine kendi yarattığı bir başka mahlûka muhtaç olması düşünülemez.

Sebepler vasıtasıyla yaratılan bir şeyde şu üç madde birlikte düşünülmelidir. Sebeb, mesebbeb ve Müsibbibü’l-esbab

Müsebbeb, netice, meyve demektir. Onun yaratılışında istimal edilen bir vesile ise sebeptir. Mesela, meyve müsebbeb, ağaç ise sebeptir. Meyvenin yaratılmasına o ağacı sebep olarak takdir eden Müsibbibü’l-esbab olan Allah’tır. O, dileseydi meyveyi ağaçsız da yaratabilirdi; kavun ve karpuz gibi.

Cenab-ı Hak için kolaylık ve zorluk söz konusu olmamakla birlikte şöyle düşünebiliriz: Bu ikinci şıkta Allah’ın çekirdeği ağaç yapma san’atı sergilenmemiş olur. Bu noktayı Üstat hazretleri şöyle dile getiriyor:

“Meşiet ve hikmet-i İlâhîyenin muktezasıyla ve çok esmânın tezahür etmek istemesiyle; müsebbebat, esbaba rabtedilmiş. Her bir şey, bir sebeple bağlanmış.”

Çekirdek içerisine ağacın bütün programını yerleştirmek ayrı bir san’attır ve bir ilim mucizesidir. O çekirdeği açmak ayrı bir İlâhî fiildir ve Fettah isminin tecellisiyle meydana gelir. Açılan bu çekirdeğin yeryüzüne çıkarılması, fidan olması, ağaç olması ve sonunda ondan yaprakların, çiçeklerin, meyvelerin çıkması, o meyvelere renkler, şekiller giydirilmesi, içlerine rızık maddelerinin yerleştirilmesi ve her meyvenin bütün çekirdeklerine ağacının plan ve programının yerleştirilmesi birbirinden farklı işlerdir. Ve bunların her biri ayrı bir ismin veya isimlerin tecellisiyle meydana gelir.

Eğer bir meyve, içindeki çekirdekleriyle birlikte hiçbir sebep istimal edilmeksizin doğrudan yaratılsaydı birçok isim tecelli etmemiş olacaktı.

Bilindiği gibi, Cenab-ı Hakk’ın Hayy, Kayyum, Ehad, Samed, Baki, Kadim gibi zâtî isimleri yanında fiilî isimleri de vardır. Rezzâk (rızık verici), Muhyi (hayat verici), Şafi (şifa verici) gibi fiilî isimlerin sonsuz olduğu söylenmektedir. Zira ne kadar farklı fiil varsa o kadar da fiilî isim var demektir. Halık, fiilî bir isimdir, bu ismin sayılamayacak kadar çok alt şubeleri vardır ki bunlarında her biri ayrı bir isim olarak düşünülmektedir. Mesela insan yaratmak bir fiildir, ancak insanda göz yaratmakla, el yaratmak, ciğer yaratmakla kalb yaratmak, damar yaratmakla sinir yaratmak, alyuvar yaratmakla akyuvar yaratmak ayrı fiillerdir. Bu nazarla bakıldığında insanda tecelli eden fiilî isimler bile sayılamayacak kadar çoktur.

Bir diğer misal: Terbiye etmek bir fiildir. Bunun birçok alt şubeleri olduğunu Cevşen-i Kebirde görüyoruz (cennetin ve narın Rabbi, nebilerin ve ahyarın Rabbi, sıddıkların ve ebrarın Rabbi, küçüklerin ve büyüklerin Rabbi, hububatın ve meyvelerin Rabbi gibi). Bunların her biri ayrı bir isim olarak düşünülmektedir.

Sorunun bundan sonraki kısmını ikinci bir şık olarak değerlendirelim ve cevap verelim:

"Demek, esbabın hakikî tesirleri vardır. Tesirleri varsa şerik olabilirler?”

Dersin devamında şöyle buyruluyor:

“Her bir şey, bir sebeple bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddid Sözlerde kat’î ispat etmişiz ki: “Esbabda hakikî tesir-i icadî yok.”

Bir şeyin yapılmasında temel şartlar irade, ilim ve kudrettir. Bunları diğer şartlar takip eder. İşin tahakkuku için ilk şart iradedir, yani o şeyin yapılması irade edilecek ve buna karar verilecektir. Daha sonra ilim ve kudretin yardımıyla o şey vücut bulur. Tabiatın tümünde de irade yoktur, onun parçalarında da. Biz açıklamamızı tüm yerine onun bir parçası olan bir meyve ağacı üzerinden yapalım:

Ağacın meyve yapması için öncelikle meyve yapmaya karar vermesi gerekir. Ağacın irade sahibi olmadığı açıktır. İkinci olarak, meyve yapmayı bilmesi lazımdır. Bu bilgiyi de ona vermek aklen mümkün değildir. Kudrete gelince ağacın zâti bir kudreti yoktur, ancak İlâhî kudretin yardımıyla işini görür. Zira onun meyve yapabilmesi için gece ve gündüzden, bahar ve yazdan, sema ve arza kadar bütün eşyaya kudreti yetmesi gerekir. Tâ ki onları kendine hizmet ettirerek meyvesini verebilsin. Bu mümkün olmadığına göre, geriye tek şık kalıyor, ağacın bütün işlerini Rabbi görmekte, ona bütün bir kâinatı hizmet ettirerek meyve vermesine imkân tanımaktadır.

Bir ağaç ne ise kâinatın tümü de odur. Hatta, bu konuda ağaç kendine hizmet eden büyük cirimlerden bir derece daha ileridir. Zira onların hayatı yoktur, ağacın ise yarı canlılık derecesinde de olsa bir hayatı vardır. Hayatı olmayan güneşin, ayın, havanın bir şey yapmayı irade edemeyecekleri açıktır.

Dersin devamında geçin şu ifadeyi de kısaca açıklayalım:

“Esbab-ı zâhiriye ve vesait-i suriyenin, rububiyet-i İlâhîyeden hiçbir cihette hisseleri olamaz. Hizmet-i ubudiyetten başka nasibleri yoktur.

Rububiyet, bir şeyi kademeli olarak bir terbiyeden geçirerek son haline getirmek demektir. Ubudiyet ise kulluk demek olup, sebepler âleminin kendilerine yüklenen görevleri yapmaları da onların ubudiyetleridir.

Bütün zâhiri sebepler ve vasıtalar İlâhî bir terbiyeden geçmişlerdir. Güneşi ışık verecek şekilde, gözleri de görecek şekilde terbiye eden Cenab-ı Hak, bütün sebepleri de müsebbebin yani neticenin meydana gelmesine hizmet edecek şekilde terbiye etmiştir. Önceki şıkta geçen ağaç ve meyve örneğini tekrar hatırlayalım: Ağaç; çekirdek ve fidan devrelerinde bir terbiyeden geçirilerek ağaç haline getirilmiştir. Bu rububiyete karşı ağacın meyve vermesi de onun ubudiyeti demektir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...