Suallerin manevî bir canibden gelmesi ve yine manevî ihtar yardımı ile cevapların kalbe gelmesi ne demektir? Bu konuda birtakım tenkitlere ve itirazlara muhatab oluyoruz. Bu hususta kanaatiniz nedir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Manevî ve ehemmiyetli bir canibden şimdiki zelzele münasebetiyle altı-yedi cüz'î suale karşı yine manevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.”(1)

Üstad Hazretleri Külliyatın birçok yerinde “kalbe ihtar edildi” ifadesini kullanır. “Leyle-i Kadir'de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz” ifadesinde “kalbe gelen” tâbiri geçmektedir...

Bu gibi tenkitleri yapanlar, ya keramet ve şefaati inkâr eden bir ekolün tesirinde kalanlar yahut kendi mizaçlarında bulunan kibir hastalığını, böyle büyük zâtlara da teşmil etme hatasına düşenlerdir.

Üstad Hazretleri Mesnevî-i Nuriye adlı eserinde, dört çeşit hastalıkları ve tedavi çarelerini beyan eder. Bu hastalıklardan birisi de “suizan”, yani kötüye tevil etmek, yanlış tefsir etmektir. Orada çok ehemmiyetli bir ifade geçer:

"Eslâf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Su-i zan ise, maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler."(2)

Burada bize şöyle bir mesaj verilmektedir:

Su-i-zandan, bilhassa İslâm’a hizmet etmiş ve müminlerin kalbinde taht kurmuş büyük zâtlara su-i zandan şiddetle sakınınız. Zira büyüklere suizan etmenin mesuliyeti de büyüktür. Üstad bu risalede isim vermemekle beraber, kanaatimce, Muhyiddin-i Arabî Hazretlerini ölçüsüzce tenkit edenleri ikaz etmektedir.

Hucurât sûresinde içtimaî hayatın vazgeçilmez birçok prensibine yer verilir. Bunlardan birisi de su-izandan sakınmaktır.

“Ey iman edenler zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır…” (Hucurât, 49/12)

Bir Müslüman’ın bir hareketini kötüye yorumlamak, kişinin kendi iç âleminde o şahsı çekiştirmesi demektir. Bunu başkasına da söylerse, zaten, gıybet etmiş olur.

Üstad'ın “kalbe ihtar edilen” tabirinden hareketle, onun o engin tevazuuna ilişmek ve bu ifadeden kibir ve gurur manası çıkarmak büyük bir suizandır.

“Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenab-ı Hakk’a çok şükür beni kendime beğendirmemiş.”(3)

diyen o büyük Üstada karşı büyük bir haksızlıktır.

Üstad Hazretleri, hayvanat ilhamlarından avam-ı nas ilhamlarına, avam-ı melaike ilhamlarından, evliya ilhamlarına ve büyük meleklerin ilhamlarına kadar ilhamın çok çeşitleri olduğunu kaydetmiştir. Bu kadar geniş bir sahada kendini gösteren İlâhî ilhamdan, âhir zaman fitnesinin manevî hekimliğini yapan bir büyük müceddidin mahrum bırakılmasını hangi mantıkla kabul edebiliriz.

Allah’ın kelam sıfatı küllîdir; Cenâb-ı Hak, peygamberlerle vahiy yolu ile veli kullarıyla da ilham ile konuşmaktadır.

Tefsir âlimleri, “Rabbin arıya vahy etti.” âyetine “Arıya ilham etti.” şeklinde mana vermişlerdir. İnsanlara şifalı bir gıda yapan bir hayvancığına bu derece ehemmiyet veren Allah’ın, kullarını doğru yola iletmeye çalışan sevgili kullarına bazı hakikatleri ilham etmesi niçin akıldan uzak görülüyor? Halbuki şu âyet-i kerîmede bu husus açıkça ortaya konulmuştur:

“Bizim uğrumuzda mücahede edenlere gelince, elbette biz onlara yollarımızı gösteririz ve şüphesiz ki Allah mutlaka muhsinlerle beraberdir.” (Ankebût, 29/69)

Üstadımız gibi, bütün büyük mürşidler de kendilerine ihsan edilen ilim ve feyiz için Allah’a şükretmişler, bütün hayırları hep ondan bilmişlerdir.

Bu ilahî ihsanın ilan edilmesi meselesine gelince, burada bir incelik var. Bize göre, bunların söylenmesi kibir oluyor, evliya ise bunları tahdis-i nimet olarak beyan ediyorlar, aksine hareketi nimetleri gizlemek ve bir nevi nankörlük olarak değerlendiriyorlar.

Meselenin çok daha ehemmiyetli bir ciheti daha var. Fenafillâh makamına çıkan evliya, bütün hayırların ve bütün güzelliklerin ancak Allah’ın güzel isimlerinin tecellisiyle olduğunu bilmekte, bu mânâyı kalplerinde bizzat yaşamaktadırlar. Bu zâtlar, kendilerindeki güzellikleri de yine esmâ tecellisi olarak görmekte, o tecelliyi methetmenin esmâ hesabına geçtiğini yakinen bilmektedirler. Onlara göre, “Bir ayna, kendinde parlayan ışığı methederse, hakikatte güneşi methetmiş olur.”

Bu noktaya varmış olan o muhterem ve mübarek zâtlar, bir çiçeği, bir denizi, güneşi, semayı metheder gibi, aynı rahatlıkla, kendilerini de methederler. Bütün hayrın Allah’tan olduğunu ruhlarına sindirmiş ve kalplerinin derinliklerine yerleştirmiş olan bu muhterem zâtların nefislerine, bu medihden dolayı hiçbir kibir ve gurur gelmez.

Kendini anlatmaya can atan, övülmekten hoşlanan ve henüz nefs-i emmare noktasında duraklayan nefislerin bunu anlamaları çok zordur.

Risale-i Nurların ekserisi sünuhat şekilde telif edilmiştir. Cenab-ı Hak, rahmet ve kereminden asrımızın manevî mürşidi olan Üstad Hazretlerinin kalbine birçok ulvî hakikati ihsan etmiştir.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, On Dördüncü Söz'ün Zeyli.

2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Katre.

3) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...