"Kalp" ne demektir?

Soru Detayı

- "Kalb"in yeri neresidir, maddi kalp ile manevi kalp arasında münasebet var mıdır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanın maddî bedeninin bir haritası olduğu gibi, manevî cephesinin de manevî bir haritası vardır. Bu maddî harita ile manevî harita arasında birebir bir benzerlik kurmak zor ise de, ehemmiyet ve açısından yapılabilir.

Meselâ; maddî bedenimizde kalp ne ise, gönül manasına gelen manevî kalp de ona denk ve muadildir denilebilir. Keza, beynin bedendeki yeri ve ehemmiyeti ne ise, aklın da manevî beden için ehemmiyeti odur. Bu yüzden, akıl ve kalp gibi latifeleri, beyin ve et parçası olan yüreğe nispet etmişlerdir.

Nasıl, beyin ve yürek, maddî bedenin en mühim azaları ise, akıl ve kalp de manevî bedenin sultanları mesabesindedir.

Temsil bakımından, manevî bedeni kalp, maddî bedeni de yürek, aklı da beyin temsil eder. Aralarında böyle manevî bir irtibat olduğu gibi, belki bizim idrakinden aciz olduğumuz ince, maddî bir bağ da olabilir.

Manevî kalbe bir yer tahsis etmek mümkün değildir. Çünkü latif ve manevî şeyler yer ve mekan tutmazlar ve maddî kayıtlar ile kayıtlanamazlar, yani adem-i tahayyüz (yer ile bağlı olmamak) ile muttasıftırlar.

Üstad Hazretleri “Kalb de bir arştır” buyurmakla insanda kalbin arşı temsil ettiğini, bütün bedenin ondan gelen emirlerle idare edildiğini nazara vermiş oluyor.

Varlık âlemi için farklı sınıflandırmalar yapılmıştır: Âlem-i mülk ve âlem-i melekût; dünya ve ahiret; âlem-i şehadet ve âlem-i gayb gibi. Bunlardan birisi de “âlem-i emir ve âlem-i halk” tasnifidir.

Ruh emir âlemindendir, beden ise halk âleminden. Emir âlemi, tabir-i caizse, yönetenler âlemi, halk âlemi ise yönetilenler âlemidir. Toprak halk âleminden, yerçekimi emir âlemindendir.

Emir âlemi denilince akla hemen arş gelir. Arş, İlâhî emirlerin meleklere ilk tebliğ edildiği makamdır.

Arş, kürsiyi de bütün kâinatı da ihata etmiştir. Şu var ki, bu ihata maddî olarak kaplamaya benzemez. Kürsinin kâinatı ihata etmesi atmosferin yerküresini ihata etmesine benzetilirse, arşın kürsiyi ihatası ruhun bedeni ihata etmesi gibi olur.

  • KALB NEDİR?

“Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır.” (İşaratü’l-İ’caz)

Hissiyat ve efkâr... Her iki grubun da bütün işleri kalb denilen o Rabbanî lâtifeye ait... Seven, korkan, üzülen o olduğu gibi, düşünen ve anlayan da o.

Biz hisler âlemimizi vicdanen biliriz. Elimizin varlığını gözümüz vasıtasıyla, midemizin varlığını ilmen bildiğimiz gibi, his âlemimizin varlığını da vicdanen biliriz. Yani bunları bizzat yaşamakla biliriz.

Aynı şekilde, dimağ da fikirlerimizin bir makesi, bir aynası olmuştur. Her iki tip faaliyetin de aslı kalbtedir.

Kalbin çok mühim bir yönü de şu ifadeyle nazarımıza sunuluyor:

“Kalbin ihtiyacat saikasıyla âlemin enva’ıyla, eczasıyla pek çok alâkaları vardır. Esmâ-i hüsnanın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır.” (Mesnevî-i Nuriye)

Kalbin ihtiyacı denilince, sadece şu gördüğümüz maddî varlıkları, güneşi, havayı, suyu, gıda maddelerini anlamamız eksik olur. Onlar, kalbin değil bedenin ihtiyaçlarıdır. Beden ruhun hanesi olduğu için bunlar kalbin de ihtiyacı sayılabilirlerse de, kalbin asıl ihtiyacı imandır ve İlâhî isimlerin varlık âlemindeki tecellilerini okumak, iyi değerlendirmek ve böylece o esmânın nurlarından istifade etmektir.

Meyve yiyen bir müminin dili onun tadından zevk aldığı gibi kalbi de Rezzak ismine şükran duygusu besler ve o rızıktaki harika sanata hayran olur.

Bütün esmâ ve sıfat tecellileri de bu şekilde kalbe nur verirler; insanın imanını inkişaf ettirir marifetini yüceltirler.

  • BÜTÜN İSİMLERİN MAZHARI

“...kalb-i beşerde şu âlem-i kebirin safahatında tecelli ve ihata eden bütün esmânın âsârını göstermek...” (Sözler)

Kalpte bütün ilâhî isimlerin tecellileri mevcut... Bu, insanın ahsen-i takvim üzere yaratıldığının en büyük bir delili.

Her varlık kendinde tecelli eden isimlere göre bir şeref kazanmakta. Taş bitkiden, bitki hayvandan daha aşağı bir mertebededir; zira bu ikinciler daha çok esmâya, daha ileri seviyede mazhardırlar.

İnsan kalbi bütün esmâya mazhar. Şöyle ki:

Bütün kâinatta tecelli eden isimlerden birisi Halık ismi... Ruh da mahlûk olması cihetiyle bu isme mazhar.

Bir başka isim Rab ismi. Ruh da, ruh olarak terbiye görmesi yönüyle bu isme mazhar.

Bir başkası Kadir ismi. Ruhda kudret sıfatı bulunmasıyla bu isim de tecelli etmiş oluyor.

Her varlık ilâhî ilimde plânlanması, programlanması yönüyle Mukaddir ismine ayna oluyor. Ruh da plândan anlaması ve işlerini programlamasıyla bu isimden de bir tecelli nasibi almış.

  • KALBİN GIDASI

Kalbin boşluğunu hiçbir dünyevî rütbe, hiçbir içtimaî makam, hiçbir beşerî teveccüh doyuramıyor, doyuramaz da...

Kalplerinin gıdasını ihmal eden insanlarda, bu ihmalin peşin cezası olarak, huzursuzluk, sıkıntı, tatminsizlik, korku, endişe gibi hastalıklar kalbi sarar.

Kalbin Rabbi, onun ancak zikirle tatmin olacağını bildiriyor bize. Nedir zikir? Kelime mânasıyla hatırlama. Allah’ı hatırlatan her hâdise, her levha, her ilmî eser birer zikir vesilesi.

Kalb Allah’ın kudsî sıfatlarının bütün eşyayı ihata ettiğine inanmakla hem bedende rahat yaşar, hem kâinatta. Zamanı geldiğinde de, bedeni de huzurla terk eder, kâinatı da. Çok iyi bilir ki, bunların ikisi de kendi mülkü değildir. Böylece ikisinden de geçer, onların hakiki sahibine iltica eder. Dileyeceğini O’ndan diler. Hiçbir hâdiseden sarsılmaz, hiçbir musibetten korkmaz. Yakînen inanmıştır ki, mutlak kudret ve irade ancak Allah’ındır. O’nun izni olmadan ne karınca bir adım atabilir, ne hava deprenebilir, ne kan deveran edebilir.

Yediğimiz bir meyvenin ne rengi, ne güzelliği, ne kokusu, ne de tadı kalbe ulaşır. Ama insan o meyvedeki İlâhî sanata hayran kaldı mı işte o zaman kalb gıdasını almaya başlamış demektir.

Kalp, bu kâinatın özüyle beslenir, mânasıyla ilgilenir. Onun işi bu âlemle değil, onda tecelli eden İlâhî isimlerledir.

  • KALBİN SORUMLULUĞU

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi, yaptıklarından sorumludur.” (İsra Sûresi, 36)

Bir yazıyı okuduğumuzda, o yazının insan zihninde planlandığı, gözlerin ona yardımcı olduğu, hafızadan yardım alındığı pek hatırımıza gelmez. Bunlar da birer iştirler, hem de birinciden çok daha mühimdirler.

Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur:” Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).” (Hûd Sûresi, 113)

Zulme meyletmek kalbin görünmeyen bir işidir ve kalp ondan sorumludur.

Şu var ki, kalbe gelen vesveselerle kalbin kendi işlerini birbirine karıştırmamak gerekir. Vesvese kalbin değil şeytanın fiilidir. Onun içindir ki insan, kalbine gelen pis hatıralardan, çirkin sözlerden sorumlu değildir. “Kimsenin bir başkasının yükünü yüklenmeyeceği” temel bir hükümdür (NecmSûresi, 38).

Buna göre şeytanın işini kalb yüklenemez, yani vesveselerden kalp sorumlu olmaz.

Nur Külliyatı’nda, vesveseye düşen hassas kişileri rahatlatacak harika bir tespite yer verilir:

“…O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.” (Sözler)

Kafamıza taş atılmışsa ve biz onun yarasından acı duyuyorsak, bu atışı başkası yapmış demektir. Kendi kafamızı kendi elimizle kırıp, sonra da oturup üzülmemiz söz konusu olamaz. Yukarıdaki güzel tespite göre, kişi kalbine gelen kötü şeylerden rahatsızlık duyuyorsa, bu demektir ki o sözler kalbin değil şeytanındır.

İnsan kendi eliyle yaptığı her işten sorumlu olduğu gibi, kalbinin, iradî olarak, icra ettiği işlerden de sorumludur.

Kalbin en güzel fiili iman etmek, en çirkini ise küfrü ve şirki kabullenmektir. Bu iki kaynaktan gelen ve sonsuz diyebileceğimiz kadar çok “güzel ve çirkin işler” vardır. Kanaat, sabır, rıza, teslim, tevekkül, tevazu, hüsn-ü zan kalbin güzel fiillerinden olduğu gibi, haset, kin, hırs, sabırsızlık, kibir, su-i zan da onun kötü işlerindendir.

  • KALB KIRMAK

Kırmak denildi mi içimizde hemen bir tepki oluşuverir. Kırılan şeyin önemine göre, kırmanın tehlike ve sorumluluk boyutları da artar. Bir sürahiyi kırmışsanız birkaç lira ödemekle bu zararı telafi edebilirisiniz. Ağacın bir dalını kırmışsanız onun onarılması için koca bir kâinatın seferber olmasına ihtiyaç vardır.

Nur Külliyatı’nda “Beden ruhun hanesidir” buyrulur. Bir kolu koparmak o hanenin bir bölümünü yıkmak demektir. O hanede görev yapan ruh, bu yıkımdan son derece etkilenir, üzülür ve yapacağı birçok hayırlı işlerin yarım kalması yahut noksan olması yönüyle de manen zarara uğrar.

Beden ruhun hanesi, kâinat da bu hanenin tezgâhı gibidir. En büyük yıkım, o hanede misafir olan ruha verilen zararlarda kendini gösterir.

Kalp kırmak, baş yarmaya benzemez. Birincisinde bizzat hane sahibine zarar verilmektedir, ikincisinde ise haneye.

Bu tıpkı, bir evin camlarını kırmakla, o evde oturanın gözlerini kör etmek arasındaki fark gibidir.

Bu ikinci yıkım, çok büyüktür; sorumluluğu ve cezası da ona göredir.

  • SEN BENİM KALBİME BAK!

Ahir zamanın bozuk atmosferinden etkilenen ve kalbleri yaralanan bazı kişilerin, kendilerini ibadet ve takvaya çağıran mü’min kardeşlerine verdikleri cevap, çoğu zaman, "Sen benim kalbime bak" şeklinde olur.

Manevî kabin ne kendini görebiliriz, ne de taşıdığı inançları, iyi ve kötü huyları... Bütün bunlar ancak tezahürleriyle bilinirler.

Şefkat ve merhamet, kalbe ait bir güzellik. Bu ise, fukaraya serilen sofrada, yahut verilen sadakada kendini gösterir.

Takva, kalbe ait bir başka güzellik. O da, günahlardan uzak kalmakla ortaya çıkar, bilinir.

İmanın da bir tezahürü vardır. Kişinin kalbindeki imanını diliyle de ifade etmesi gerekir. İman ancak böylece sahih olur.

Kalbin, Allah’ın emirlerine karşı itaatkâr olması da bir başka güzelliktir. Bu güzelliğin belirtisi, nişanesi ise ibadettir.

O mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacak. İnsanoğlu, "kalbim temiz" diyerek nefsini başköşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağına, kendi noksanlarına baksa ve onları tamamlamaya gayret gösterse o gün daha kârlı çıkacak.

Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...