"Şuûnât-ı İlâhiyeye âyinedarlık eder. Yani, kendi hayatıyla Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına işaret ettiği gibi, kendi hayatında inkişaf eden sem’ ve basar gibi duyguların vasıtasıyla, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun sem’ ve basar..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Üçüncü vecih âyinedarlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i İlâhiyeye âyinedarlık eder. Otuz İkinci Söz'ün Üçüncü Mevkıf'ının başında bir nebze izah edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyade esmâ vardır. Meselâ, yaratılışından Sâni, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini, ve hâkezâ, bütün âzâ ve âlâtıyla, cihazat ve cevarihiyle, letâif ve mâneviyâtıyla, havas ve hissiyatıyla ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmâda bir İsm-i Âzam var; öyle de o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır."(1)

İnsan Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını tanıyıp bilecek çok yüksek bir mahiyette ve büyük bir istidatta yaratılmıştır. Mesela midenin açlık hissi ile Rezzak ismini, tat alma duygusu ile Allah’ın Kerim ve Muhsin isimlerini, cüz’i iradesi ile Allah’ın külli irade sıfatını, cüz’i ilmi ile Allah’ın sonsuz ilim sıfatını bilebilir. Demek insanın mahiyetindeki her bir cihaz ve her bir duygu aynı zamanda Allah’ın isimlerine açılan birer kapı ve birer pencere hükmündedir.

İnsanın gözü Allah’ın Basar sıfatının, kulağı Sem sıfatının, konuşması Kelam sıfatının, şekli Musavvir isminin bir tecellisidir. Bu isimler gibi, Allah’ın bütün isimleri insan mahiyetinde nakışlarını, cilvelerini göstermiştir. Bu nakışların ve tecellilerin hepsi kaynakları hükmünde olan isimlere açılan pencereler hükmündedir.

On Birinci Söz’de hayatın mahiyeti hakkındaki tariflerin birinde; “hem şuûn ve sıfât-ı İlâhiyenin bir mikyası” buyrulur. İnsanın mahiyeti, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını ve şuunatını tanıyabilecek bir istidada sahip kılınmıştır. Bu istidadını kullanabilmesi için kendisinde bulunan sıfatlara, hallere, kabiliyetlere vakıf olmuş, daha sonra bunlara kıyas ile Allah’ın sıfat ve şuunatını bilmenin kapısını çalmıştır.

İnsan bakırı terbiye ederek, meselâ, tencere yaptığında, “Ben bu madenden bir ev aleti yaptım, Cenâb-ı Hak ise elementlerden benim vücut binamı yapıyor. Ben pamuktan eldiven yapıyorum, Rabbim ise yediğim gıdalardan benim ellerimi dokuyor.” diye düşünür. Daha sonra düşüncesini şöyle sürdürür: Dünya güneşten koptuğunda ne bakır vardı, ne pamuk. O ateş parçasını terbiye ederek bugünkü dünyamızı yaratan Allah, arıyı bal verecek şekilde, ağacı meyve verecek şekilde terbiye ettiği gibi, bana da ilme ve sanata bir istidat verdi ve ben bu eserleri o istidat ile yapıyorum.

Böyle düşünmekle kendisinin mevhum rububiyetinden vazgeçer, kendisini de yaptığı eserlerini de Rabbü’l-âlemin olan Allah’ın birer ihsanı bilir.

Kudret ve ilim de böyledir. İnsan sonradan yaratıldığı gibi kudreti ve ilmi de sonradan verilmiştir. İnsan bu iki sıfat sayesinde dünyada çok işler görür, çok şeyler öğrenir. Sonunda ölümü tatmakla bunları gerilerde bırakarak, kabir âlemine ancak iman, marifet ve ibadetini götürür.

İnsanın kudreti de böyledir. İnsan, bir taşı eline alıp yukarı kaldırdığında şöyle düşünmelidir: "Ben bu taşı kuvvetimle kaldırdım, dünya da beni ve elimdeki taşı birlikte taşıyor ve döndürüyor. Bütün varlık âlemini kaplayan sayısız kuvvetlerin sahibi kim ise, benim kuvvetim ve kudretim de onun ihsanıdır. O kuvveti kendime mal ederek 'Benim kudretim.' demem ancak mevhum bir sahiplenmedir."

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...