Tesettürlü olmayan hanım kardeşler hizmet edebilir mi? Meşveret ekibinde yer alabilir mi?
- Risale-i Nur dairesindeki bir medresede hizmet etmek için istekli olup tesettürlü olmayan bir kişi hizmet edebilir mi?
- O kardeşi hizmette hangi konumda tutabiliriz? (Medresemizin talebe yetiştirme ekiplerinde veya meşveret-istişare ekiplerinde şevkli olduğu için bulunmalı mıdır ya da bulunmamalı ise hangi düstur ve esasa göre bulunmamalıdır, bu kısmı detaylı bir şekilde bize açıklayabilir misiniz?)
- Hizmet ehli olarak medrese hizmetlerinde ve yetiştirme ekiplerinde bulunamaz ise bu kardeşimizin şevkini kırmadan ona bu durumu nasıl izah edebiliriz?
- Medresemizin temsiliyeti gereği yetişen ekiplerdeki kardeşlerde hangi esasları aramalıyız?
- Hizmet ehli olmak isteyen ve bu noktada çaba gösteren ama farz ve hassasiyet içeren konularda zorluk yaşayan kardeşlerimizi (karşı cinsle mesafeyi koruyamama, tesettürsüzlük vb.) bu hususta nasıl değerlendirmeliyiz?..
Değerli Kardeşimiz;
Cenab-ı Hakk'ın emrettiği farzlar sadece ibadetlerin zahiri görüntüleri değildir. Meselâ; namaz kılmak da tesettüre girmek de farzdır. Ama gıybet etmemek, yalan söylememek, haset etmemek, uhuvveti kırmamak, iftira etmemek de aynı şekilde inanan insanlara terettüp eden vecibelerdir.
Üstadımız, bir müminin veya bir Müslümanın bütün sıfatlarının Müslüman olması gerekirken; bunun her daim mümkün olmayacağını ifade eder. Bu sebepten dolayı bir Müslüman’ın bazı kusurlarına, hatalarına, ibadetteki noksanlıklarına muhalefet etmek ayrıdır, şahsına muhalefet etmek ayrıdır. Zira insanları değerlendirirken ölçü; hasenatın seyyiatına kemiyyeten veya keyfiyeten galip gelmesidir. Bu vasıfları olanlar affa müstehaktırlar. İman gibi Uhud dağı azametinde vasfı olan bir mümini; imana nisbeten çakıl taşı hükmünde olan ameli meseleleri nazara alıp, ona husumet ve adavet beslemek veya dışlamak asla doğru değildir.
Bu özellikteki kardeşlerimize karşı muamelemiz; lütufla ıslahına çalışmaktır.
"Mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır.” Mektubat, 22. Mektup)
Öyle ise bu nevi fenalıkları ve ufak tefek kusurları olan mü’min kardeşlerimiz şefkat ve müsamaha ile ıslah edilmelidir. Zaten gayemiz, itikat ve amel noktasında nakıs olanları bir hekim gibi şefkatle ve muhabbetle tedavi etmektir.
Hekim hasta ile değil, hastalıkla mücadele eder. Bizim camiamız itibariyle bakarsak; hatasız ve kusursuz insan olmayacağı gibi; kusursuz bir cemaat, bir cemiyet ve bir meşveret heyeti de olmaz. Dolayısıyla bakış açısı bu şahs-ı manevilerin kemalatlarının, kusurlarına ve noksanlarına galip gelmesidir. Yani meleklerden değiliz. İnsanlar günahkâr dahi olsa; tövbe ve nedametle Allah'ın rahmet kapısını çalabileceğini düşünüp, bu kardeşlerimizi kucaklayıp muhafaza etmemiz lazımdır. Ancak hizmetin faaliyeti içerisinde nerede ve nasıl ve ne şekilde kullanacağımızı düşünüp, onlara göre bir hizmet sahası ve imkânı sağlamak icap eder. Bu muamele, hem onları muhafaza eder hem de zaman geçtikçe o kardeşlerimizin ifa ettiği hizmetler onları mahiyeti itibarıyla terbiye eder.
Üstadımız Nur camiasını üç gruba ayırmıştır.
1. Talebeler: Davanın dellal-ı Kur'an olması noktasında vazifelidirler. Bu kısmın imtihanları da sorumlulukları da keyfiyetleri de yüksektir.
2. Kardeşler diye tabir edilen; Üstadımızı ibadet ve fazilet açısından temsil etme hüviyetine haiz gruptur. Bu da orta ve vasat derecede bir keyfiyeti temsil eder.
3. Dostlar diye tasnif edilmiştir ki, burada farzlar dahi ihmal edilse, bu sahada kendisine yer bulabilirler. Bu kısım da Üstadımızın şahsi hüviyetiyle ve ona muhabbet ederek kendilerini muhafaza eden ve bir şeyler yapmak isteyen gruptur.
Hizmetimizin sahası, makamı, muhatapları, seviyeleri ve beşeri münasebetleri o kadar geniş ve muhittir ki; yukarıda sayılan üç kategorinin her birisine liyakat kesbetme kabiliyetinde olan her bir Nur talebesi, kendisine bu hizmette vazife ifa edecek sahalar ve mekânlar bulabilirler.
Camianın müdebbir konumundaki vazifelileri; camiayı temsil eden herkese liyakat ve istidadına göre bir hizmet ve bir imkân sahası tespit etmelidir.
Abes, boş, gayesiz ve hikmetsiz hiçbir varlık yoktur. Cenab-ı Hak zerrelerden kürelere, nebatattan ta peygamberlere kadar her bir varlığı; yaratılış keyfiyetine ve kabiliyetine göre istihdam etmektedir. Aksi hâlde varlıklar israf edilmiş olur. Biz ise, insandan bahsediyoruz ve camiamız içerisinde olup da davayı ve Üstadı seven; ancak nefsine diş geçirmeyerek bazı fiili yanlış ve hatalarda bulunan insanları, o hatalarını esas alarak terk edemeyiz ve dışlayamayız. Herkese kendi konumunda bir vazife verebilmeliyiz. Cenab-ı Hak her bir insanı ayrı hususiyette, istidatta ve hususiyette yaratmıştır.
Bu vasıflar nazara alınırsa, camiamız içerisinde vazifesiz kimse kalmaz. Ders yapmak ve okumak bir vazife olduğu gibi; hizmetin insanlarla münasebet sahalarına baktığımızda, hariçteki insanlarla münasebete geçmede, davayı bizim dışımızdaki camiaya taşımayı belki de bu evsafta kardeşlerimiz ve hemşirelerimiz daha rahat ve daha kolay yapabilirler. Burada meşrepleri ve liyakatleri esas alarak önlerinin açılması icap eder. Ancak dikkat edeceğimiz konu şeriatın kırmızı çizgilerine riayet etmektir.
Meşveret heyetlerinde temsilen bulunmak ise; meşveret edilen şeyin veya mevzunun mahiyeti ile doğru orantılıdır. Zira meşveretlerde sadece manevî ve ilmi meseleler konuşulmuyor. Hizmetin maddî, fiili, tedbiri, tebliğin insanlara ulaşması, teknik ve hususi meslek sahasını icap ettiren öyle hususları var ki; bu vaziyetteki kardeşlerimizin hizmetin temas ettiği meselelerde düşüncelerini almak ve istihdam etmek icap eder; bunun da hiçbir mahsuru yoktur. Zira işi ehline vermiş oluruz. Temsil noktasında ve hizmet sahalarında biraz dikkat edersek kâfidir.
Hizmetin temsil sahası ve makamı ayrıdır, tebliğ ve yayma sahası ayrıdır. Zira cihat öyle bir vazifedir ki bunun ırkı, cinsiyeti, coğrafyası, yaşı, âlimi, cahili ve herhangi bir sınıf farklılığı olmaz. Herkes bildiği ve gücünün yettiği kadar cihatla ömür boyu vazifelidir.
Ayrıca insanlar yaptıkları evamir-i ilahiyeden mesuliyet olarak kurtulurlar, yapamadıklarının hesabını verirler. Namazı kılmayanın orucu silinmez, tesettüre girmeyenin namazı iptal olmaz. İkisi ayrı ayrı şeylerdir. İmanda bütünlük icap eder. Amelde külliyet ve bütünlük şart değildir. Peygamber Efendimiz (asm) bazı meşveretlere, bir numaralı münafık olan Abdullah bin Übey bin Selül'ü dahi almıştır.(bk. Nesefi, Medarik I, 288). Zira onun harp noktasındaki kabiliyetinden istifade etmiştir...
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü