Ulum-u arziye, yer küreyle alakalı ilimlerde tefennünün, içtihattaki kabiliyetlerin nakısiyetine sebep olduğu söyleniyor. İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Maddi ilimler ile manevi makamları kıyaslamak yanlış olur. Zira maddi ilimler tekâmül kanunu muktezası zaman ve müddetle ve insanların müşterek aklı ile elde edilen bir sahadır. Yani peyderpey gelişir ve büyür. Ama manevi makamlarda bu şart yoktur; insan bir anda veya kısa bir zamanda bu makamları elde edebilir. Sahabelerin Peygamber Efendimizin (asm) bir dakika sohbeti ile en yüksek makamlara ulaşması meselemize işaret eder.

Üstad Hazretleri maddi ilimler ile manevi ilimleri şu şekilde tasnif ediyor:

"Şöyle ki: Mesail iki kısımdır. Birisinde telâhuk-u efkâr tesir eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için teavün lâzımdır."

"Kısm-ı diğerîde, esas itibarıyla telâhuk ve teavün tesirsizdir. Bin de bir de birdir. Nasıl ki, hariçte bir uçurum üzerinde atlamak veyahut bir dar yerde geçmekte küll ve küll-ü vahid birdir. Teavün fayda vermez."

"Bu kıyasa binaen fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekserisi, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı ikinci misale benzer. Tekemmülü def'î, yahut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi maneviyat veya ulûm-u İlâhiyedendir. Lakin, eğer çendan telâhuku efkâr bu kısm-ı sâninin mahiyetini tağyir ve tekmil ve tezyid edemezse de burhanların mesleklerine vuzuh ve zuhur ve kuvvet verir."

"Hem de nazar-ı dikkate almak lazımdır ki: Kim bir şeyde çok tevaggul etse, galiben başkasında gabîleşmesine sebebiyet verir. Bu sırra binaendir ki, maddiyatta tevaggul eden, maneviyatta gabileşir ve sathî olur. Bu noktaya nazaran, maddiyatta mahareti olanın mâneviyatta hükmü hüccet olmasına sebep olmadığı gibi, çok defa sözü dahi şâyân-ı istimâ değildir. Evet, bir hasta, tıbbı hendeseye kıyas ederek, tabibe bedelen mühendise müracaat edip gösterdiği ilâcı istimal ederse, akrabasına tâziye vermeye dâvet ve kendisi için kabristan-ı fenanın hastahanesine nakl-i mekân etmek için bir raporu istemek demektir. Kezalik, hakaik-i mahzâ ve mücerredat-ı sırfeden olan maneviyatta, maddiyûnun hükümlerine müracaat ve fikirleriyle istişare etmek, âdeta lâtife-i Rabbaniye denilen kalbin sektesini ve cevher-i nurânî olan aklın sekeratını ilan etmek demektir. Evet, her şeyi maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatı göremez."(1)

Allah’ın isim ve sıfatlarının tâlimi hususunda eşyanın derinlemesine bilinmesi gerekmez. Bir çiçeğin göze görünen kısmı da Allah’ın isimleri hakkında insana bir fikir verebilir. Yoksa sadece fennî malumat ile o isim okunur demek hata olur. Hatta Kur’an eşyadan bahsederken herkesin anlayabileceği zahir faydalardan ve hikmetlerinden bahseder; bir fen gibi derinlemesine eşyayı tarif etmez. Mesela, Güneş'ten lamba ve soba tabirleri ile bahseder, helyum ve kimyevî yapısından bahsetmez. Bütün insanlar güneşin lamba ve soba yönünü bilir, ama kimyevi yapısını bilmez.

Öyle ise ehl-i hikmetin, yani fen ilimlerinde ya da felsefî cihette ileri gitmiş birisinin fennî ve felsefi malumatı tek başına imana bir fayda temin etmiyor ki vahye dayanan bir mümine yetişebilsin. Fizikte dünya birincisi olup da iman hususunda küfürde olanlar çoktur. Demek hikmet ve fende ileri olmak, imanda ve teslimiyette de ileri olmayı gerektirmiyor.

Fen ilimlerinde terakki etmek ve bu hususlarda derinleşmek, içtihad makamına ulaşmakta bir ayak bağıdır. Yani insan iki karpuzu bir koltukta taşıyamaz. Birisine dikkat kesilse, diğerinde zayıflar. Bu, insanın fıtratında var olan bir kaidedir. Her ilimde terakki edip müçtehit olmak mümkün değildir. Bu Allah’ın adetullah kanunlarına zıttır.

Üstad Hazretlerinin kevni ilimlerdeki mevkii, umumi bir malumat olup, tam bir tefennün değildir. Fizik ilminin genel malumatlarını öğrenmesi ona bir noksanlık değildir, diğer sahalara bir kaynak ve kuvvet olur. Üstad Hazretleri fen ilimlerine tebei bir nazarla Kur’an’a bir delil ve ispat için bakmıştır. Üstad'ın asıl maksadı fen değil, fennin tevhide olan işaretidir.

1) bk. Muhakemat, Birinci Makale (Unsuru'l-Hakikat), İkinci Mukaddem

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 9.918
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Lazgin

Son paragrafta soylediklerinize katılmıyorum. Genel kültür yüzeysel bilgidir. Ancak tarihçe-i hayatta geçen şu ifadeler hepimizin malumu.

  " Risale-i Nur'u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar.
Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar.
Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum.
Bu hususta en derin mes'eleleri hallettim."

En derin meseleleri halletmesine delil çoktur. 

Ezcümle üstad zamanında esir maddesinin olmadığı ispatlanmıştı. (öyle zannediliyordu) Fakat üstad müteaddit yerlerde esir maddesinden bahseder. Yakın zamanda esir maddesi tekrar keşfedildi ve  x bozonu diye tesmiye edildi. 

Güneşin kendi mihverinde muteharrik olduğunu söylüyor. Bilim buna 1975te vasıl oluyor. 

Daha çok örnekler mevcut. Bilhassa hüve nuktesi ve tahavvülat-ı zerrat bahsinde zaman ilerleyip insanlığın bilimsel bilgi birikimi üstada yaklaştıkça daha çok sırların inkişaf edecegini düşünüyorum. Yani bence üstad hazretleri farabiyi İbn-i Sinayi nasıl fersah fersah geride bırakmışsa kevni ilimlerde de aynı şey söz konusu. Newtonlar , Einsteinler fersah fersah gerideler.

Bununla beraber ilim tek noktaydı cahiller onu çoğalttı. Bütün bu fenlerin menba-ı marifetullahtir ve üstad da o nazar ile baktığından bilakis iman mertebelerinde terakkisine vasıta etmiş oluyor.

Size ukalalik ettiğimi düşünmeyin sadece bu hususta fikrimi beyan etmek istedim.

Allah sizden ebeden razı olsun 

 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)

Son paragrafa benim de bir anlamda itirazım var. Biz itikad ediyoruzki, fizik alanında bir sual Newton'u da aşsa Üstad cevap verir?!.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Evvela, Üstad Hazretlerinin uzmanlık sahası dini ilimler olduğu için, "her soruya cevap verilir" ifadesi dini ilimlere has bir ifadedir. Yoksa bütün fen ilimlerini içine alan bir ifade değildir. Mübalağa ve ifrattan kaçınmak gerekir.

"Dikkat et: Nasıl ki bir evin levazım-ı mütenevviası yalnız bir san'atkârdan alınmaz. Belki her bir hâcette, o san'atta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de, saadet-saray-ı kemâlâtta, o kanuna tatbik-i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki, birinin saati kırılsa, terziye 'Saatimi dik!..' dese, 'Yuha!..'dan başka cevap var mıdır?"(1)

İkincisi, bir insan ne kadar dahi ve mükemmel de olsa bütün ilimlerde tam uzman ve hazık olması âdetullaha aykırıdır. Peygamber Efendimiz (asm) bile bilmediği sahalarda istişare eder, dünyaya taalluk eden noktalarda uzmanına danışır, hatta o işi ona tevdi ederdi.  Bunun hadis kaynaklarında misalleri çoktur.

“Bir şahıs çok fünunda mütehassıs ve meleke sahibi olmaz.(2)

"Birinci nükte: Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun, ancak dört beş fende mütehassıs ve meleke sahibi olabilir."(3)

"Bir gayr-ı müslim, yalnız mescide girmekle Müslüman olmasına kâfi olmadığı gibi, tefsirin veya şeriatın kitaplarına, hikmet veya coğrafya veya tarih gibi bir fennin meselesi girmesiyle, tefsir veya şeriat olamaz. Hem de bir müfessir veya fakih, mütehassıs olmak şartıyla, hükmü yalnız nefs-i şeriat ve tefsirde hüccettir. Yoksa, tufeylî olarak izinsiz tefsir, şeriat kitaplarına girmiş emirlerde hüccet değildir. Zira onlarda tufeylî olabilir. Nâkile itab yoktur. Evet, bir fende sözü hüccet olanın sair fenlerde nakil veya dâvâ cihetiyle hükmünü hüccet tutmak, taksimü'l-mehasin ve tefrikül-mesai olan kanun-u İlâhîsine veçh-i rıza göstermemek demektir."(4)

Üçüncüsü, Üstad Hazretlerinin her sahada uzman olmadığını ifade etmek, onun manevî mevki ve makamını düşürmez; bilakis onu kıymetlendirir, üstünlüğünü tescil eder. Zira mübalağa ihtilalcidir; hakikat-i hali çirkinleştirir. Üstad Hazretleri her sahada uzmandır demek, mübalağa olduğu için diğer parlak yönlerini de lekeler. Öyle ise muhabbette aşırı gitmemek gerekir. Her şeyi kamet-i kıymetince sevip ona göre değerlendirmek iktiza eder. 

"Hasıl-ı kelâm, her muhibb-i dine ve âşık-ı hakikate lâzımdır: Her şeyin kıymetine kanaat etmek ve mücazefe ve tecavüz etmemektir. Zira, mücazefe, kudrete iftiradır. Ve 'Daire-i imkânda daha ahsen yoktur.' olan sözü İmam-ı Gazalî'ye dediren, hilkatteki kemal ve hüsne adem-i kanaattir ve istihfaf demektir."(5)

Dördüncüsü, her mümkünü vaki kabul etmek zihnin bir hastalığıdır. Üstad Hazretlerinin kabiliyet ve istidat bakımından her fende uzman olmaya müsait olması, vakide de öyle olduğu manasına gelmez. 

Dipnotlar:
(1) bk. Muhakemat, Birinci Makale
(2) bk. a.g.e., Üçüncü Makale
(3) bk. İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Suresi, 23-24. Âyet Tefsiri
(4) bk. Muhakemat, Birinci Makale, Hatime
(5) bk. a.g.e.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...