Üstad'ın ilmi hüviyeti tam olarak nedir? İlmi meselelerde hata yapmasını normal mi karşılamalıyız?
- Hüve nüktesinde ışığı havanın naklettiğini söylüyor, halbuki ışığı hava nakletmez; ışık havanın olmadığı ortamlarda da iletilir!
Değerli Kardeşimiz;
Öncelikle şunu ifade edelim; Üstadımız din alimidir, fen alimi değildir. Fenni malumatı da bulunduğu dönemin şartları ile sınırlıdır. Dolayısı ile Üstadımızın fenni ifadelerine "mutlak ilmi ifadeler" nazarı ile bakmamız doğru olmaz.
Bu hususu Üstadımız kendi şu şekilde ifade etmektedir:
"Ehl-i kelâm, felsefî meselelerde ve ulûm-u kevniyeye mânâ-yı harfiyle, istidlâl için tebeî bir nazarla bakıyor. Hattâ şemsin sirac olması, arzın beşik, cibâlin evtad olması, ehl-i kelâmın müddealarını ispata kâfidir. Hattâ ehl-i kelâmın reyleri, hiss-i umumîye ve tearüf-ü âmme mutabık olduktan sonra, vakıa mutabık olmasa bile onların müddeâsına zarar vermez ve tekzibe de müstehak olmazlar. Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın reyleri mesâil-i felsefiyede ednâ ve zayıf görünür. Amma mesâil-i İlâhiyede demirden daha metindir."(1)
Bu paragraftaki özellikle şu cümle meselemizi tam özetlemektedir:
“Hattâ ehl-i kelâmın reyleri, hiss-i umumîye ve tearüf-ü âmme mutabık olduktan sonra, vakıa mutabık olmasa bile onların müddeâsına zarar vermez ve tekzibe de müstehak olmazlar.”
Bir işi meslek edinen ve ağırlıklı mesaisini ona sarf eden kişi o işle kasten iştigal ediyor demektir. Aynı kişinin, ikinci derecede ve zevk için yahut bir sanat tutkusuyla yaptığı işler de olabilir. Meselâ, mesleği ticaret olan bir kişi aynı zamanda hattatlığa da meraklı olabilir ve belli zamanlarını o işe ayırabilir. Bu şahsa mesleği sorulduğunda ticaretle iştigal ettiğini söyler, hattatlığını nazara vermez.
Anadolu’daki bir insanın İstanbul’a gitmesi, esas olarak, iki maksatla olur. Birisi bizzât İstanbul’u görmek, dolaşmak, tarihî eserlerini incelemek ve tabii güzelliklerini seyretmek... Bu adamın İstanbul seyahati kasten İstanbul içindir. Bir başkası da ticaret için, yahut yüksek tahsil yapmak için İstanbul’a gitmişse, bu ikinci adamın İstanbul seyahatinde asıl maksat İstanbul’u görmek değildir. Onun İstanbul’a gitmesi tebeidir, ikinci derecededir.
Din alimleri kâinata ve kâinat ile alakalı fenni ilimlere tebei bir nazar ile bakıyorlar. Yani bir bilim adamı, bir fen uzmanı gibi kâinata bakmıyorlar. Sadece iddiasını ispat edecek derecede kâinattan ve içindeki hâdiselerden istifade ediyorlar.
Bir İslam alimi tevhidi ispat etmek için eşyanın hikmet ve faydalarından bahsederken, bir fen alimi gibi derinlemesine ve etraflıca değil, sathi ve herkesin anlayabileceği bir şekilde bahsediyor. Mesela, güneşin helyum gazından değil, insanların anlayacağı umumi faydaları olan ısı ve ışığından bahsederek Allah’ın varlığını ispat ediyor.
Bir İslam aliminin eserinde asıl maksat fenni malumat değil, dini malumattır. Bu sebeple İslam alimlerinin eserlerinde sathi olarak verilen fenni malumatlarda bir yanlış bir hata olduğu zaman hemen hücum ve tenkit edilmemelidir. Fen ilimlerinde bir din alimin sözü ve fikirleri zayıf ve ehemmiyetsiz olsa bile, din ilimlerinde demir gibi sağlam ve muteberdir. Yani her alim kendi branşında muteberdir. Nasıl dünyanın en büyük fizikçisinin din sahasındaki sözü muteber değilse, bir din aliminin de fizikte sözü muteber değildir.
Bu noktada Risale-i Nurlar bir fen kitabı değildir. Tıpkı Kur’an gibi onun tefsiri olan Risale-i Nurlar kâinata tebei bir nazar ile bakar. Kur’an ve onun tefsiri olan Risale-i Nurlar kâinata maksadı, olan iman ve tevhidi ispat etmek için bakıyor, yoksa bir fen ilimi gibi kâinatı enine boyuna incelemez.
Bu sebeple her müfessir bulunduğu dönemin ilmi değerlerinden faydalanır ve faydalanmıştır. Yanlış olsa mesul müfessir değil, bulunduğu dönemin fennidir. Nitekim eski dönemlerde birçok müfessirin tefsirlerinde zamanın ilmi anlayışının hataları ve yanlışları görülmüştür.
Ama şunu da ifade etmek gerekir ki, daha Üstadımızın ifadelerini mutlak manada tekzip eden ilmi bir hata bulunmuyor.
Bir insan, kâinattan mana-yı harfiyle söz ediyorsa, onun ne kadar mükemmel bir sanat eseri olduğunu nazara veriyorsa, bu konudaki teknik bilgilerindeki noksanlıklar hatta yanlışlar onun davasına gölge düşürmez. Ama kâinattan mana-yı ismiyle söz ediyorsa verdiği bilgilerin mutlaka doğru olması gerekir, aksi halde reddedilir. Meselâ, o kişi dese ki, “Dünyadan on bin defa büyük olan güneşi dünyaya lamba yapan, dünyamızı o lamba etrafında çok hassas bir nizamla döndüren Allah’ın bu kudret tecellisini hayretle düşünmek ve ibretle seyretmek gerekir.”
Buna karşı bir başkası itiraz ederek, “Bu söz yanlış ve burada bir kudret tecellisi de söz konusu değil. Çünkü güneş dünyadan on bin defa değil bir milyon üç yüz bir defa büyüktür.” diyemez. Zira birinci adam güneşten mana-yı harfiyle söz ettiğinden, verdiği noksan bilgiden dolayı redde uğramaz. Ama bir astronomi bilgini, güneş hakkında verdiği bir konferansta güneşin dünyadan bir milyon yüz bin kat büyük oluğunu söylese kendisine itiraz edilir ve sözünün yanlış olduğu söylenir. Zira bu şahıs güneşten mana-yı ismiyle söz ettiği için doğru bilgi verirse hükmü sadık olur, yanlış söylerse kâzib olur.
Birçok bilim adamı kâinattan söz ederken varlıklardan mana-yı ismiyle söz eder ve onları “müstakil birer ağa” olarak değerlendirirler. Bunların fiziki olaylarla ilgili sözleri, gerçeği yansıtsa da örümcek ağından daha zayıftır. Zira en büyük gerçeği hiç dikkate almamışlardır. O da bir “Bir harf kâtipsiz, bir iğne ustasız olmaz” hakikatidir. Göz üzerinde ihtisas yapan bir insan, onu şu kâinat kitabında yazılmış mucize bir harf olarak değerlendirmediği ve onda görünen bütün ilim ve hikmetlerin Allah’ın ilim ve hikmetinden geldiğini düşünmediği taktirde, göz hakkında her ne bilse bu bilgiler onu cehaletten kurtarmaz.
Kelam âlimleri kâinattan Allah namına, onun birer sanat mucizesi olarak söz ettiklerinden bazı sözleri fennî ilimlere uygunluk noktasında “edna ve zayıf” görünse de, “mesâil-i İlâhiyede demirden daha metindir.”
(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Şûle.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü