Üstad'ın talebeleri ağabeylerimiz; hem medrese talebesi olup, hem evinin iaşesini nasıl idame etmiş?
- Hakikatlerle geç tanışmış Hizmet-i Kuraniyeye girmek isteyenler ailesinin rızık teminini nasıl sağlayabilirler?
Değerli Kardeşimiz;
Her zamanın bir ilcaatı vardır. Bazı şeyler mürur-u zamana uğrayarak, ilk çıkıştaki makbuliyetini ve manasını zamanla kaybederler veya başka bir şekle ve surete dönüşerek mahiyetini bir derece sürdürürler.
Ashab-ı Suffa bidayette; sırf Allah rızası için Din-i Mübin-i İslam’ı yayma namına ve sadece karın tokluğuna hizmet ifa eden, Mescid-i Nebeviyi mekân tutan bir tebliğ ve manevî mücahede müessesesi olarak, Resul-ü Kibriya Efendimiz’in (asm) tensibi, takdiri, alakası ve prensipleri ile halife Hz. Ömer (ra) zamanına kadar misyon ve vizyonunu devam ettirmiştir. Ancak vazifesini deruhte etmenin sonlarına yaklaşıldığında, bazı suistimalata sebebiyet vereceğini gören Hz. Ömer (r.a.) artık devamına müsaade etmemiştir. Ashab-ı Suffa’nın o vazifesini ondan sonra gelen nesiller; kendi zamanlarının imkân ve ilcaatı nispetinde farklı şekillerde sürdürerek, zamanımıza kadar kopmadan süre gelmiştir.
Dinimizde imamet vazifesi de böyledir. Esasında imamlık ve müezzinlik parayla ve rütbeyle yapılacak bir iş değildir. Bu şerefli ve onurlu vazifeyi liyakatli olanlar sırf rıza-yı İlahi için fahri olarak yıllarca devam ettirmişlerdir. Ne zaman ki bu manaya ve hizmete kifayet edecek insanlar azalınca; ümmetin bu meselesi ortada kalmaması için idareciler tarafından rütbeye ve maaşa intikal ettirilerek bugüne kadar gelmiştir.
“Her şeyin varlığı yokluğundan hayırlıdır. Bir şey bütünüyle elde edilmezse bütün bütün terk edilmez” kaidesince; bu vazifeler tamamen unutulup mahrum kalınmaması için, devletler ve idareciler idare-i maslahatı esas alarak, bu hizmeti değişik şekillerde devam ettirmişlerdir.
Anlattığımız meseleler gibi hizmetimizin de bidayeti ve şimdiki hâli arasındaki farklılıklar da, mezkûr hakikatten nasibini alarak değişik usul ve şekillerde o hizmetkârlık devam etmiştir. İstikbalde de o zamanın ilcaatına göre belki de başka bir libas giyerek vazifesini yine deruhte edecektir.
Konuyu müşahhas olarak ele alırsak; Üstad'ımız zamanında saff-ı evvel talebeler ve muhterem ağabeylerimiz hiçbir maddî ve manevî menfaat beklemeden hizmetlerini halisen livechillah ifa etmişlerdir. Hatta saff-ı evvellerin ilk halkası bu fedakârlık dolu hizmetlere hayatlarıyla en güzel örnek olmuşlardır. İkinci halka ise; hiçbir maddî beklentileri olmadan manevî bir arzu ve istekle hizmetlerini ifa etmişlerdir. Bu da iki kuşak ve nesil arasındaki ince ve nazik bir farktır.
Muazzez Üstadımız bu farkı bir ifadesinde şöyle nazara verir:
“Kardeşlerim Bayram Yüksel’in hizmeti bana hiç dokunmuyor. Onun hizmetinden çok lezzet alıyorum. Çünkü bana sürgüne gelmiş yardıma muhtaç bir gariban hoca nazarıyla bakıyor. Maddi ve manevi hiçbir beklentisi yok. (Tabi bu Bayram ağabeyin ilk devresi için geçerlidir) Fakat sizlerin hizmeti bana dokunuyor. Çünkü sizler hizmeti benim manevi makamım var diye yapıyorsunuz. Bu tanıma sizde bir manevi beklenti arzusuna dönebilir. İşte bu ihlasa bir derece dokunduğundan bende ciddi bir rahatsızlık meydana getiriyor.”
Herhalde hizmeti ifa ederken maddî ve manevî hiçbir beklenti içine girmemek, böyle bir şey olsa gerek.
Davanın duayenlerince bu hassasiyet ve ihlasla başlatılan hizmetkârlık ve fedakârlık ruhu; zamanla mahiyeti itibariyle yıprandı ve eskidi. Yeni nesilden bu manada bir fedakârlık beklemek zorlaştı. Bu vasıfta hizmet erbabının yetişmesine ise maalesef zaman ve şartlar müsaade etmiyor. Bu kıymet ve değerde olan ehl-i hizmetin sayısı ise vazifeye kifayet etmeyeceğinden, davanın akamete uğramaması ve tebliğ hizmetinin zafiyete girmemesi için mecburen asrın getirdiği ihtiyaçlara, asrın ilcaatına göre mukabelede bulunmak zaruret oluyor.
Ağabeyler zamanında o yüksek fedakârlık ve feragat ortaya konulurken, hizmetten bir beklentileri olmamakla beraber, alâ-kaderi'l-imkân hizmete maddî ve manevî destekleri söz konusudur. Hem de o mahrumiyetler, imkânsızlıklar ve çilelerle birlikte... Bu, Allah’ın (c.c.) inayetinden başka bir şey değildir. Her kutsal davanın bidayeti ve nihayeti arasında bu farklılık kaçınılmazdır.
Zamanımıza gelirsek, imtihanların farklı sahalara girmesi, ihtiyaçların fevkalade artması; sadece fedakârlıkla veya müsait vakitlerde dokunuşlarla muvaffakiyet söz konusu olamaz. Nasıl ki her mesleğin kendisine ait eğitimi, tatbikatı, mesaisi, müfredatı ve çalışma prensipleri var ise; hizmetin de böyle bir vazife şuuru ve mesleki anlayışla değerlendirmek icap eder.
Artık bu sahanın da mesaisini ve zamanını sadece ona tahsis edeceği elemanlar, hizmet erbabı ve vasıflı insanları olmalıdır. Bu kadronun hizmetlerini selametli bir şekilde yapabilmeleri için de bağlı olduğu birimin veya camianın, bu hizmetkârların her meselesiyle meşgul olup maddî ve manevî sıkıntılarını çözerek hizmette istihdam edilmeleri fevkalade mühimdir. Ancak hizmet sektörü olması hasebiyle dünyevi ve ticari faaliyetlerden bazı kaidelerlle ayrılması lazımdır.
Bu manada hizmet ifa edecek olanlar hayatları boyunca şunu bilmelidirler ki, burada Allah rızası ve fedakârlık merkezli bir faaliyet vardır. Bu da mahiyeti itibariyle insanı dünyevi olarak makam ve servet beklentisine sokmamalıdır. Hizmet erbabı kardeşler hizmetleri boyunca ayakta kalabilmeli, kimseye muhtaç olmayacak şekilde vasat bir hayat standardı önlerine konmalıdır. Bu standartlar içerisinde hizmet ifa edilirse Muazzez Üstad'ımızın tavsiyelerine uygun ve ilcaatı zamana muvafık bir metot ortaya konulmuş olur.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü