"Ve keza, hayatın icadında ille-i gaiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenâb-ı Hakkın icad ettiği hayylarda hedef ittihaz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok.." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"...Ve keza hayatın icadında ille-i gaiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenab-ı Hakk’ın icad ettiği 'hay'larda hedef ittihaz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok."

"Acaba imkân ve ihtimalden hariç midir ki âlemde görünen şu eşya-yı hârika daha garib, daha hârika ve daha mu’cize melekûtî, berzahî, misalî şeylere bazı numune ve bazı esaslar olmasın?"(1)

“Ve keza hayatın icadında ille-i gaiyenin yalnız hayat olduğunu bilir.”

“İlle-i gaiyye” denilince, bir şeyin niçin yaratıldığı, faydasının ne olduğu sualinin cevabı anlaşılır. Göz niçin yaratılmıştır? sualinin cevabı onun ille-i gaiyesidir ve “görelim diye” şeklinde ifade edilir.

Bu suali, şu kâinat sarayındaki her şey için sorduğumuzda, buna benzer cevaplar alırız. Gerek bu âlem, gerek bedenimizdeki bütün organlar çok hikmetli ve faydalı yaratıldığına göre, bütün bunların hizmet ettiği hayatın da bir ille-i gaiyyesi olması şarttır.

“Hayatın gayesi nedir?” sualinin cevabı “Yaşamaktır.” şeklinde verilemez. Zira hayat ve yaşamak zaten aynı şeylerdir. O zaman, “Yaşamanın gayesi nedir?” sualine cevap bulmamız gerekir. İşte hayatın gayesini hayata hizmet olarak düşünenler, bir bakıma “Bu hayatın bir gayesi yoktur” demiş oluyorlar.

Üstad Hazretleri, Yirminci Mektup'ta, şükür ve ibadet için “meyvenin meyvesi” ve “gayetü’l-gaye” ifadelerini kullanıyor. Kâinat ağacı insanı meyve vermek için, insan da şükür ve ibadet içindir. Böylece, şükür ve ibadet “meyvenin meyvesi” ve “gayetü’l-gaye” olmuş oluyor.

Meyvenin meyvesi” ifadesiyle fikrimizde şöyle bir mana canlanıyor:

Bir meyve düşünelim; ağacın başında bir süre boy gösterip, sonra pörsüyüp, renk ve kokusunu yavaş yavaş kaybederek küçülsün, kurusun ve sonunda tekrar ağacın içine gömülsün. Yani, o meyve, yaratılış gayesine uygun olarak insanlığa bir hizmette bulunmadan, hayatının gayesini sadece ağacın başında ömür sürmek olarak bilsin, böylece yaşayıp dünya sahnesinden silinsin.

İşte, şükür ve ibadet vazifesini yerine getirmeyen insan o meyveye benzer. İnsan kâinatın meyvesi olduğuna göre, insanın meyvesi “kâinat ötesi olmalı, ahirette olmalı ve ebedî olmalı.” Kâinat ancak böyle bir insana hizmet etmek için yaratılır. Yoksa, sadece “yaşamak”, hayatın gayesi olmayacağı gibi kâinatın gayesi de olamaz.

İnsanın yaratılış gayesi iman, marifet, şükür ve ibadet gibi ulvî vazifelerdir. Bunlar yerine getirilmezse, kâinat ağacı boşuna yaratılmış gibi olur.

Bu mühim tespit üzerinde biraz daha duralım: Kâinatın meyvesi insan. İnsanın da bir meyvesi olmadı mı, o zaman her şey abes olur. Meselâ, kalem yazmak içindir. Onun yapıldığı tezgâhın meyvesi kalem, kalemin meyvesi de yazıdır. Yazı olmadı mı, o tezgâh boşa çalışmış olur.

Kâinat hayata hizmet ediyor. Hayatın gayesi olmadı mı, o zaman da kâinat boşa çalışmış olur. Hayatın gayesi hayata hizmet olsa, o zaman ortaya şöyle tuhaf bir sahne çıkar: Arabaya benzin koyuyoruz. Niçin? Araba çalışsın diye. Peki niçin çalışsın? O önemli değil. Önemli olan, arabanın çalışması. Çalışsın da nereye giderse gitsin.

Bu hayat bir baki hayatı netice vermese, o zaman yaşamak için beslenmemiz, aynen o belli bir hedefe yönlendirilmeyen arabayı çalıştırmamıza benzer.

“Cenâb-ı Hakk'ın icad ettiği 'Hay'larda hedef ittihaz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok.”

“Cenâb-ı Hakk'ın icad ettiği 'hay’lar,” denilince sadece insanlar değil bütün hayat sahipleri anlaşılır. Bugünkü tespite göre dünyada bir tasnife göre sekiz milyon, bir başka tasnife göre de üç milyon tür hayvan yaşıyor. İnsan nev’i, bu türlerden sadece birisi.

Bütün varlıklar gibi, bu canlı türleri de Üstadımızın tespitiyle üç gaye için yaratılmışlardır:

Birisi; Cenâb-ı Hak o canlı mahlûkatında kendi san’atını bizzat kendi müşahede ettiği gibi, diğer seyirci mahlûkatına da gösterir. Bu seyirciler; “insanlar, cinler ve meleklerdir.”

İkincisi; ahirete bakar; onun tarlası olarak ebedî manzaralar sergiler, bu sûretler misal âleminde ve levh-i mahfuzda kaydedilir. İnsanlar, bu tarlanın en mühim mahsulüdür. Zira cennet ve cehennem insan istidadının doğru yahut yanlış kullanılmalarının meyveleri olacaktır. Hayvanların da kendilerine takdir edilen vazifelerini aksatmadan, isyan etmeden yerine getirmeleri sebebiyle ahirette onlara münasip “mükâfat-ı ruhaniye ve ücret-i maneviye”ye kavuşacakları, On Yedinci Söz’de ve Yirmi Dördüncü Mektub’ta ifade edilmektedir.

Üçüncü gaye ise; o canlının, kendi hayatına bakan gayesi; yemesi, içmesi, kendi fıtratına uygun lezzetler alması. Çoğu insanın boğulduğu nokta, sadece bu üçüncü maddeye takılıp ilk ikiyi düşünmemeleri, dikkate almamaları.

“Acaba imkân ve ihtimalden hariç midir ki, âlemde görünen şu eşya-yı hârika daha garib, daha hârika ve daha mu'cize melekûtî, berzahî, misalî şeylere bazı nümune ve bazı esaslar olmasın?”

Üstad Hazretleri, bu dünyadaki faaliyetler hakkında, “başka bir âlemin mahsulatının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor” buyurur. Bir küçük çekirdekten muhteşem bir ağaç, bir yumurtadan bir tavus kuşu çıkması gibi, bu harika âlem de kendisinden çok daha harika âlemleri meyve verecektir. Âlem-i melekût, âlem-i berzah, âlem-i misal ve âlem-i ahiret, bu âlemin mucize meyveleridirler.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zerre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...