"Ve o müzeyyen hulle-i inâyet üzerine, tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in’âm lem’alarıyla münevver rahmet nişanları takılmış." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Hulle-i inayet”, nimet elbisesi mânâsına geliyor. Bu gözle bakıldığında her taraftan nimetlerin yağdığı görülür.

Yokluktan varlık âlemine çıkmak, cansız kalmayıp hayata mazhar olmak, bitki olmayıp ruh sahibi olmak, hayvan kalmayıp insaniyet şerefine ermek ve nihayet en büyük nimet olan iman ve İslamiyet nimetine mazhar olmak.

Bütün bunlar “hulle-i inayettir.”

Her varlığın kıymeti onda tecellî eden İlâhi isimlerle ortaya çıkar. Bir mahlûk, ne kadar çok isme ne kadar ileri derecede mazhar olmuşsa o kadar kıymetli olur. Mesela, Muhyi (hayât verici) ismi hayvanlarda bitkilerden daha fazla tecelli ettiği için hayvânlar bitkilerden daha üstündürler.

Hâlık (yaratıcı) ismi taşta da tecellî eder, ağaçta, hayvanda ve insânda da. Ama yoklukta hiçbir esmâ tecellî etmez. Bundan dolayı bir taş var olmakla hayra kavuşmuş ve yokluğa göre çok üstün bir mertebeye ulaşmıştır.

Bu noktadan bakıldığında var olmak sırf hayırdır. Bir şey var olacaktır ki onda başka isimler de tecelli etsin. Bu hayr-ı mahzı başka hayırlar da takip eder.

“İştihâlı bir mide” sadece hayvânlarda ve insânlarda vardır. Ne cansız varlıklarda ne de meleklerde mide bulunmadığından onlarda Rezzâk ismi tecelli etmez. Bitkiler, bir yönüyle rızıklanan grubuna girseler de onlarda da iştihâlı bir mide bulunmadığından “rızık” grubunda yer alırlar. Onlar insânlara ve hayvanlara rızık olmak üzere yaratılan ve yeryüzü sofrasında dizilen ni’metlerdir.

Hassasiyetli bir hayât” yani hissiyatla mücehhez olma noktasında hayvânlarla insânlar müşterektirler. Ancak insân his yönüyle hayvânlardan çok zengindir.

İnsanın hayvânlar âleminden ayrıldığı en ehemmiyetli çizgi akıl sahibi olması, böylece gerek kendi nefsinde gerek haricî âlemde sergilenen sanat hârikalarını düşünmesi, değerlendirmesi, eşyânın hakikatine nüfuz etmeye çalışması, hâdiseler arasında sebep-netice münasebetleri kurarak bazı hükümlere varmasıdır.

İslâmîyet ve îman ni’metinden mahrum olan inançsız insânlar da akıllarını kullanarak mülk ve melekut âlemlerini bilmekte ve onlardan istifâde etmektedirler. Şu var ki onlar hem kendilerini hem de bu âlemi sahipsiz ve Hâlık’sız vehmettikleri için bu âlemler hakkındaki bilgileri onların kalb ve rûhlarını terakki ettirmez. Sadece elde ettikleri başarılarla dünyâ ni’metlerinden biraz daha fazla faydalanırlar. Ve yine bu başarılarla nefisleri gurur ve kibirle biraz daha kabarır ve enaniyetleri iyice kuvvetlenir.

Hayâtımız olmasaydı, biz de bu kâinâtın küçük bir cüz’ü, bir parçası olurduk. Hayâtın ihsân edilmesiyle, cansız bir cüz’ olmaktan kurtulup küllîleştik. Geceyle, gündüzle, havâ ile su ile, güneş’le, ay’la, baharla, yazla irtibatımız oldu. Böylece bir nevi külliyet kazandık.

İnsaniyetin verilmesiyle bizi kuşatan bu âlemle sadece maddî ihtiyaçlarımıza dayanan bir alâka kurmayı aşarak, o varlıkların ne olduklarını ne gibi hususiyetler taşıdıklarını, bize ne gibi faydalar sağladıklarını araştırıp bulmakla hakikî külliyete erdik.

İslâmîyet ni’metinden mahrum bir insân, kendisini kuşatan bütün bu varlıkları düşünmek ve tetkik etmekle hakikî külliyete erse bile, bu külliyet “ulvî ve nûranî bir külliyet” değildir. İnsan, o varlıklara îman nazarıyla baktığında, onlarda tecellî eden esmâ ve sıfat-ı İlâhiyeyi düşünmeye başlar. Eşyâyı, birer İlâhî sanat ve Rabbanî ihsân olarak değerlendirir. Böylece, sadece akılla elde ettiği o külliyet ulvileşir, kalbin mazhar olduğu feyizlerle nûraniyet kazanır.

Kalbde îman nûru ziyâdeleştikçe ona bağlı olarak ma’rifet ve muhabbet nûrları da inkişâf eder. Allah’ın bir ismi Nûr’dur; bütün isimleri ve sıfatları nûranîdir. Ve bu nûranî sıfatlar muhittirler, yani bütün eşyâyı ihata etmişlerdir. İşte insân, îman nûruyla her neye baksa onda İlâhî isimlerin nûrlarını müşâhede eder ve bütün varlık âleminde o muhit nûrun cilvelerini görür.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...