"Yetmiş bin perde tabir olunan berzah-ı esmâ ve tecellî-i sıfât ve ef’âl ve tabakat-ı mevcudatın arkasına kadar kat’-ı merâtip edecektir. İşte mi’rac budur. Yine hatıra geliyor ki: Ey müstemi’! Sen kalbinden diyorsun..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Yetmiş bin perde tabir olunan berzah-ı esmâ ve tecellî-i sıfât ve ef’âl ve tabakat-ı mevcudatın arkasına kadar kat’-ı merâtip edecektir. İşte mi'rac budur."

"Yine hatıra geliyor ki: Ey müstemi! Sen kalbinden diyorsun ki, 'Nasıl inanayım? Herşeyden daha yakın bir Rabbe, binler sene mesafeyi kat’ edip yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Onunla görüşmek ne demektir?'(1)

Bu risalede, yetmiş bin perdenin, “berzah-ı esmâ ve tecelli-i sıfat ve ef’al ve tabakat-ı mevcudat” olduğu ifade edilir. Bir başka bahiste ise, Cenâb-ı Hakk'ın “huzur-u kibriyasına perdesiz girmek istenilse, zulmanî ve nuranî, yani maddî ve ekvanî ve esmâî ve sıfatî yetmiş binler hicabdan geçmek”(2) gerektiği vurgulanır.

“Maddî ve ekvanî” denilen zulmanî perdeler şu gördüğümüz madde âlemidir; bunlar bir önceki vecizede “tabakat-ı mevcudat” şeklinde ifade edilmişlerdir. Nuranî perdeler için “esmâî ve sıfatî” denilmiştir. Bu perdeler, İlâhî isimlerin ve sıfatların farklı mertebelerdeki tecellileridir ve yine bir önceki vecizede “berzah-ı esmâ ve tecelli-i sıfat ve ef’al” olarak kaydedilmiştir.

Tabakat-ı mevcudattan bir misâl:

Kâinatta sergilenen sonsuz eserlerden hangisine baksak, Allah’ın o eserde tecelli eden ilim ve hikmetini, kudret ve kemâlini hayretle seyrederiz. Ve çok iyi biliriz ki bu hayret, olması gerekenin sonsuzda biri kadardır. Çünkü biz ancak bir-iki sahada mütehassıs olabiliriz. Halbuki, bu âlemde her saha ayrı bir ilim dalı olarak karşımıza çıkar. Ve yine biz, bu sonsuz eserlerden sadece o anda gördüğümüz veya düşündüğümüz bir eseri düşünür ve inceleriz. Bütün bir âlem ve sonsuz eserler o anda bizim nazarımız dışında kalırlar.

Her gün seyrettiğimiz çiçeklerle bile aramızda nice perdeler var. Biz sadece ilk perdeye bakıyor, birkaç çiçeğin şekline, rengine hayran oluyoruz. Halbuki, bir botanik âlimi için bir tek çiçeğin bile her bir özelliği ayrı bir tefekkür penceresidir, ama bu pencereler bize kapalıdır.

Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’inde insan ve kâinat hakkında birçok tefekkür levhaları sergiliyor. Şu var ki, yıldızları birer nokta, Güneş'i bir lamba kadar gören şu gözlerimiz, kâinatın tümünü seyredebilmekten ne kadar aciz ise, aklımız da bu âlemi ve içindekileri anlama hususunda en az o kadar yetersizdir.

Berzah-ı esmâya bir misâl:

Soframıza dizdiğimiz nimetlerde Allah’ın Rezzâk ismini çok küçük bir perdede okuyabiliriz. O anda üç dört nimeti, yine üç dört kişi yemektedir. Şehrimizdeki yüz binlerce insanı, sofraları başında hayal etsek, Rezzâk ismini daha geniş bir perdede seyretme imkânı buluruz.

Bu yüz binleri, milyarlara taşıyalım. İnsanlar âlemine, bir milyonu aşkın hayvan türünü de ilave edelim. İçinde bulunduğumuz zamanı genişletelim; geçmiş asırları düşünelim, gelecek nesillere nazar edelim. Her defasında bu İlâhî ismin tecellilerini daha geniş bir dairede temaşa etmiş oluruz.

Rezzak ismi gibi bütün isimlerin de böyle en küçük daireden, en geniş dairelere kadar nice perdeleri, nice tecellileri var.

Bütün bu daireler “berzah-ı esmâ” ifadesiyle bize ders veriliyor.

İşte mi’rac mucizesiyle bu tecellilerin tümü seyredilmiş, ilâhî sıfat ve fiillerin bütün icraatları müşahede edilmiş ve mevcudat tabakalarının tamamı çok gerilerde bırakıldıktan sonra, bütün bu mülk âleminin yegâne Maliki, tek Hâlıkı ve Hâkimi olan Cenâb-ı Hakk’ın rü’yetine mazhar olunmuştur.

Yakınlık ve Uzaklık:

Cenâb-ı Hak maddeden münezzeh olduğundan O’na yakınlığı mekân ve mesafe olarak düşünemeyiz. Yakınlık, O’nun marifetinde terakki etmek, esmâ ve sıfat tecellilerini daha geniş dairelerde seyretmek, kemâline daha çok hayran olmak, cemâline daha ziyade muhabbet etmek demektir. Bu yakınlığın meyvesi ise rızaya ermek ve saadet yurdu olan cennete ulaşmaktır. Ve cennet, yakınlığın en ileri tezahürü olan rü’yetin tahakkuk edeceği kutlu mekândır.

Uzaklık ise, Allah’ın varlığından gafil olmak, kulluk şuurundan uzak bulunmak, ibadet görevinden kaçmakla meydana gelir. Bu risalede uzaklık ve yakınlık için iki harika misâl verilmiştir.

Birinci misâl:

“Cenâb-ı Hak her şeye, her şeyden daha yakındır. Fakat her şey, ondan nihayetsiz uzaktır. Nasıl ki Güneş'in şuuru ve konuşması olsa, senin elindeki âyine vasıtasıyla seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki âyine-misâl senin göz bebeğinden sana daha yakın olduğu halde, sen dört bin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. …”

Güneş, ışığıyla bize bizden daha yakındır. Gözümüzün içinde iş gördüğü halde biz ondan milyonlarca kilometre uzakta bulunuyoruz. Cenâb-ı Hak da esmâ, sıfat ve fiil tecellileriyle bedenimizin bütün hücrelerinde, ruhumuzun bütün duygularında iş gördüğü halde, biz O’nun bu mucize tasarruflarından çoğu zaman gaflet ederiz. Zâten bu gaflet ile hayatımızı devam ettiririz. Mesela, insanda yüz trilyon hücre bulunduğunu ve her saniyede elli milyon hücrenin öldüğünü ve bir o kadarının da yeniden yaratıldığını her an bilsek ve görsek hiçbir iş göremez ve perişan oluruz.

Bizim bir başka uzaklığımız da Allah’ın zâtını idrakten sonsuz derece uzak olmamızdır. Biz ancak O’nun esmâ tecellileri olan şu varlık âlemini bir derece tanır ve biliriz.

İkinci misâlde, bir kumandanın emrindeki bir nefere çok yakın olduğu halde neferin ona muhatap olmaktan çok uzak olduğu nazara verilir. O nefer, mekan olarak kumandanın yanında da bulunsa onu tanımaktan çok uzaktır. Bu neferin rütbeleri ilerledikçe kumandana yakınlığında da ilerleme olur. Ve ona daha ileri derecede muhatap olur.

“Hem mesela bir nefer, kumandan-ı a’zamın şahs-ı maddîsinden çok uzaktır. O nefer, kumandanını onbaşılıkta gördüğü küçük bir numune ile gayet uzak bir mesafede, maddî çok perdeler arkasında ona bakar.… Halbuki kumandan-ı a’zam; emriyle, kanunuyla, nazarıyla, hükmüyle, ilmiyle -sûreten olduğu gibi manen de kumandan ise- bizzât zâtıyla o neferin yanında bulunur, görür.”

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz, İkinci Esas.
(2) bk. age., On Altıncı Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...