Yirmi Dokuzuncu Lem'anın İkinci Bab Birinci Nokta'sında, özellikle haşiye bölümünde birtakım mertebelerden bahsediyor. "Hamd" ve "şükür" kısımlarını açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Haşiye: Risale-i Nur'un fikirden sonra en mühim esası şükür olduğundan, şükür ve hamdin ekser meratip ve hakikatları Risale-i Nur'un eczalarında kemal-i izah ile beyan edildiğinden, burada onlara iktifaen gayet muhtasar bir surette iman nimetine mukabil olan hamdin birkaç mertebeleri zikredilecektir. İman nimetinin mertebelerine göre hamdin mertebeleri var."(1)

Üstad Hazretleri hamd ve şükrün en geniş manasını şu şekilde izah ediyor:

"Rabian: Hamdin en meşhur mânâsı, sıfât-ı kemâliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki:"

"Cenab-ı Hak, insanı, kâinata câmi bir nüsha ve on sekiz bin âlemi hâvi şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esma-i Hüsnâdan her birisinin tecellîgâhı olan her bir âlemden bir örnek, bir nümune, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır."

"Eğer insan, maddî ve manevî her bir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarf etmekle, hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriate imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecellî eden sıfatla o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir ayna olur. O vakit insan, ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur ve her iki âleme tecellî eden, insana da tecellî eder. İşte bu cihetle, insan, sıfât-ı kemâliye-i İlâhiyeye hem mazhar olur, hem muzhir olur."(2)

Bir sanatkâr bize en güzel bir çalışmasını hediye etse, biz de teşekkür niyeti ile o hediyeyi üzerimizde gösterip ilan etsek, bu tavır, sanatkâra yapılacak en güzel teşekkürdür. Allah, kendi isim ve sıfatlarını ilan edip göstermek için insanın mahiyetine sayısız nimet ve sanatlar takıyor. İnsan bu sanatları şayet Allah’ın istediği doğrultuda kullanır ise, o zaman O’nun isim ve sıfatlarının ilan ve izhar edilmesi tahakkuk etmiş olur ki, en mükemmel ve en külli hamd ve teşekkür de budur. Bu sebeple her insan, Kur’ân ve sünnetin rehberliğinde Allah’a kul olmak ve O’nun isim ve sıfatlarını ilan etmekle mükelleftir.

Demek şükür sadece dil ile hamd etmekten ibaret değilmiş. İnsanın her bir cihazını, latifesini, duygusunu ve hissini Allah yolunda sarf edip, bir isim ve sıfata ayna olması hakiki şükrün bir ölçüsü ve miyarıdır. Mesela, Rahman ismi insanda şefkat ve merhamet şeklinde tecelli ediyor. İnsana düşen ise bu ismin gereği olarak insanlara ve mahlûkata karşı şefkatli ve merhametli olup, bu ismin manasını ilan etmektir. Rahman isminin bize taktığı şefkat hediyesine yapılacak en güzel teşekkür ve hamd, bunu hayatımızda ilan etmemizdir.

Kâinat, büyük ve geniş bir halka ve daire şeklindedir, merkezinde ise "hayat" vardır. Yani her şey hayatın varlık bulması ve devam etmesi için tanzim ediliyor. Yıldızların dizilişinden tut ta güneşin belli bir yörünge içinde dönmesine, havadan tut ta toprağa kadar her şey hayata hizmet ettiriliyor.

Yine hayat büyük ve geniş bir daire şeklindedir, merkezinde ise "rızık" vardır. Bütün hayat sahipleri olan bitkiler, hayvanlar ve insanlar, hayatın merkezi olan rızkın peşinde ve etrafında dolaşıyor. Bütün hayat sahiplerinin rızka olan ihtiyacı aşk derecesine çıkmış. Allah rızık merkezini o kadar geniş ve zengin bir şekilde tanzim etmiş ki, bütün isim ve sıfatlarının mâna ve tecellileri adeta rızkın içinde merkezîleşip toplanmış.

İnsan, rızkın bütün çeşitlerini tadıp tartacak, bütün isim ve sıfatları idrak edecek, bu sofranın şükrünü ifa edecek bir mahiyette yaratılmıştır. Nasıl her şey rızkın etrafında daire ve halka olmuş ona hizmet ediyor ise, rızık dahi bir daire ve halka olup merkezine "şükür" konulmuş. Yani rızkın merkezî kuvveti şükürdür. Rızka muhtaç olan bütün hayat sahiplerinin rızka olan aşkı ve ihtiyacı şükrün en mühim sebebidir.

Rızkın insan hayatını bu denli kuşatıp, hayatın merkezine konulmasının sebebi, Allah’a her bir ismi ile ayrı ayrı şükredebilmesi içindir. Yani bütün kâinatın bir sofra şeklinde donatılması şükür içindir. Bu yüzden, rızık dairesi gayet derecede acib, zengin, şirin, geniş ve benzersiz bir şekilde tefriş edilmiştir.

Kâinatın en son ve en cem’iyetli meyvesi olan insanın yaratılış gayesi, en mühim vazifesi ve en harika meyvesi iman, ubudiyet, tefekkür, zikir, dua ve şükür gibi ulvi hakikatlerdir.

Şükür; Cenab-ı Hakk’ın ihsan etmiş olduğu maddî ve manevî, enfüsî ve afakî bütün nimetlere saygı göstermek ve hürmet etmektir. Şu kâinatı bir ağaç olarak düşünürsek, onun meyvesi ve neticesi şükürdür. Şükrün en küllîsi ise namazdır. Evet, namaz Üstad'ın ifadesi ile küllî bir şükürdür. Yüce Allah’ı ta’zim, tesbih, zikir ve hamd etmenin en güzel yolu, ibadetlerin en mukaddesi, şükrün en câmiî ve kurbiyete mazhar olmanın en güzel vasıtası olan namazdır.

“Namazın mânâsı Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür.” (Sözler, 9. Söz)

Demek ibadetlerin fihristesi olan namaz şu kâinatın kaim bir sebebi, asıl bir direği hükmündedir. Kur’ân’ın ısrarla namazı emretmesi bu sebepledir. Namaz olmaz ise şükür olmaz, şükür olmaz ise rızık olmaz, rızık olmaz ise hayat olmaz, hayat olmaz ise kâinat olmaz.

Hakiki şükür, nimetleri fark edip, ihsan eden Allah’a şükretmek, O’nun emirlerini yapıp, yasaklarından sakınmaktır. Sadece teşekkür şükrü ifa etmez, itaat ve ibadet de şarttır.

Pazarda bedeli ödenmeden alınan bir mal nasıl hırsızlık ve haram oluyorsa, şükrü eda edilmemiş nimetlerden faydalanmak da bir yönü ile gasp demektir ki, bunun cezası da şiddetli olacaktır.

İnsanın ömür sermayesi ve kuvveti ile Allah’ın sayısız ihsan ve ikramlarına karşı tam mânası ile karşılık vermesi ve şükürde bulunması imkânsızdır. İnsan, değil bütün nimetleri, binlerce sene ibadet etse iki gözün şükrünü eda edemez, karşılığını ödeyemez. Ama Allah kerem ve şefkatinden insana diyor ki, "Siz benim emrettiğim beş vakit namazı kılın, ben de bütün nimetlerime ve ihsanlarıma şükür etmiş gibi sizden kabul edeyim, namaz sayesinde sizi hakiki şükredenler sınıfından sayayım."

Elbette insanın böyle ulvi bir ibadeti yapmaması ve alâkasız kalması akıl kârı olamaz. Bizim gibi fani insanların davetine büyük bir heyecanla iştirak eden ve onu büyük bir iftihar vesilesi olarak gören bir insanın, Ezel ve Ebed Sultanı olan Zat-ı Zülcelâl Hazretleri’nin günde beş defa manevî huzuruna yapmış olduğu o ulvi davete büyük bir iştiyakla icabet etmesi gerekmez mi?

Namaz Allah’ın sayısız nimetlerine teşekkür etmek için bir fırsattır, bunu kaçırmak ise büyük bir hasarettir.

Dipnotlar:

(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dokuzuncu Lem'a'nın Tercümesi.
(2) bk. İşârâtü'l-İ'câz, Fâtiha Sûrei Tefsiri.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...