"Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar." misallerle izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Din ile felsefenin konusu aynıdır. Her ikisi de fizik ile değil, metafizik ile alâkalıdır. Yani kâinatın maddî ve fennî keyfiyetinden çok, kâinatın yaratılışı ve yaratanı hakkında fikir yürütürler. Bu yüzden konu ve mevzu açısından aynı sahadadırlar. Ama meseleleri halletmede tarz ve usulleri farklıdır.

İşte din ile felsefeyi tefrik ve temyiz eden nokta, doğru bilgiye ulaşmakta kullanılan tarz ve usul ihtilafıdır. Felsefe, akıl merkezli bir düşünce disiplinidir. Din ise vahiy merkezlidir. Dinde vahiy asıl, akıl ise ona tâbidir. Felsefe de ise akıl asıl, vahiy ona tâbidir. Hatta bazı müfrit filozoflar nazarında vahiy lüzumsuzdur.

Din ve vahiy Allah’ın ezelî ilmine dayandığı için, yanılması ve hata etmesi imkânsızdır. İnsan aklına dayanan felsefe ise hakikati bütünü ile ihata edemiyor, ama zaman zaman hakikatin kırıntılarını ve bir takım doğru usullerini yakalayabiliyor.

İşte insan aklına dayanan felsefenin doğru olan bir takım tarz ve usullerini, bazı İslam âlimleri mesleklerine dâhil edip kullanmışlar. Hususan kelam ilmi, felsefe ve usulleri ile çok yakın münasebet içindedir. Bu yüzden kelam ilmine giren İslam âlimleri ister istemez felsefî usulleri kullanmışlardır.

Mesela, Aristo mantığını kelam ilminin içine dâhil edip kullanan İmam-ı Gazzalî'dir. Kelam âlimleri bu felsefi usulleri dinin meselelerini ispat etmekte bir vasıta olarak kullanmışlardır. Bunun da dinî açıdan belki bir mahzuru yoktur, ama Kur'an’ın tarz ve usullerinin insanlar nazarında körelmesinde ve unutulmasında mühim zararları olmuştur. Sahabelerin döneminde şa’şaalı bir şekilde parlayan Kur'an usulleri, daha sonraları felsefenin Arap âlemine girmesi ile gizlenip çekilmiştir.

Kur'an’ın ispat metotları ekseriyetle eserden müessire doğru gider. Yani eserdeki sanat ve intizamı gösterip, sanatkâra intikal eder. Felsefenin tarz ve delilleri ise daha çok, müessirden esere doğrudur. Yani daha çok aklî deliller ile ispat etmeye çalışır, sonra eseri sanatkâra verir. Bu ise uzun, meşakkatli ve hatarlı bir yoldur, herkes muvaffak olamaz, ancak havas olan insanlar idrak edebilir. Bir de tam olarak huzur-u imaniyeyi temin edemez. Bu yüzden ekser insanlar için kolay bir yol değildir.

İşte Üstad, hayatının bir döneminde felsefenin bu usul ve metodunu kullanmış, sonra bunun insanlara bir fayda sağlamadığını görünce, tamamı ile Kur'an’ın o parlak ispat metotlarına dönmüştür. Risale-i Nur baştan sona kadar Kur'an usulleri ile kaleme alınmış bir tefsirdir.

Hikmet ile İslam’ın aşılanmasından maksad, felsefî usullerle Kur’an ve iman hakikatlerinin ispat edilmesidir. Yani usul ve ispat tarzı felsefî, hakikatler ise İslamî'dir. Aristo mantığı ile İslam’ın bir hakikatinin ispat edilmeye çalışması buna misal verilebilir. Mesela Allah’ın varlığını ispat etmekte devir ve teselsül delilinin kullanılması müşahhas bir misaldir. Devir ve teselsülün geniş izahı sitemizde mevcuttur.

Netice olarak aşılamak; sadece felsefenin müsbet ama tesirsiz delil sistemi ile İslam hakikatlerinin ispat edilmeye çalışılmasıdır. Yoksa aşılamaktan maksad; İslam hakikatlerinin bozuk ve fasit te’villerle felsefeye tatbik edilmesi demek değildir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

karolin
Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Burası nasıl anlaşılacak?Üstad felsefeyle Kur'ana hizmet etmek mi istemiş,Eski Said zamanında?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Felsefenin müspet kısmı ile dine hizmet etmek istemiş. Felsefenin her tarafı kötü değil ama ayetlere göre nakıs.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...