Said Nursi neden gençliğinde önce felsefe ile, sonra dinle meşgul oldu? Üstad Filozof mudur, Felsefeye karşı mıydı?
Değerli Kardeşimiz;
Üstad'ın gençliğinde felsefe ile meşgul olmasının nedeni, hem felsefeden gelecek tehlikelere karşı dini müdafaa etmek hem de felsefenin olumlu taraflarını dine hizmetkâr kılmak içindir. Yani Üstadımız'ın bütün hayatı ve bütün gayesi Din-i Mübin-i İslam’a hizmet etmektir. Ana gaye dine hizmet etmek olunca, diğer bütün işler ve uğraşılar dine hizmet adına olmuştur. Üstada göre İslam en büyük gayedir, bunun dışında kalan her şey ona hizmet etmeli ya da ettirilmelidir.
Üstadımız hiçbir zaman İslam’ın dışında bizzat başka bir şeyle meşgul olmamış, meşgul olduğu şeyleri de İslam’a hadim ve hizmetçi etmeye çalışmıştır.
Üstadımız eskiden beri müsbet ilimlerle iman hakikatlerini izah ve ispat etme ve kâinatta vuku bulan hâdiseleri Kur’ân ’ın ışığında izah etme yolunda gitmiştir.
"Aklı, fikri hikmet-i felsefiyye ile bir derece yaralıydı, tedavi lâzımdı" ifadesinde Üstadımız kendi nefsini muhatap alarak, felsefî fikirlerle yaralanan insanların tedaviye muhtaç olduklarını nazara veriyor. Bu tedavi için sadece kalb ayağıyla hareket etmenin yetmeyeceğine işaret ediyor.
On İkinci Söz’de Kur’ân şakirtleriyle felsefe talebelerinin görüşleri maddeler halinde sıralanıyor. Bu Söz dikkatle okunduğunda “aramızdaki derenin pek derin olduğu” ve onlara taviz vermekle bir yere varılamayacağı çok iyi anlaşılır.
Üstad Hazretlerinin dönem felsefe ile meşgul olmuştur. Çünkü bu sahayı bilmeden menfi fikirlerle mücadele etmesi mümkün değildir.
İmam-ı Gazzalî Hazretleri de dinsiz felsefeyle mücadele etmek için filozoflardan çok daha ileri bir felsefe mütehassısı olmuş, ondan sonra o meşhur "Tehâfütü'l-Felâsife" adlı eserini te’lif etmiştir.
Tasavvuf ve Tarikat Mesleği: Kalbi esas alıp riyazet ve seyrü sülûk ile nefsi terbiye edip, Kur’ân ve iman hakikatlerine vasıl olma yoludur. Üstad Hazretleri sadece kalbin inkişaf ettirilme esası üzerine giden tasavvuf mesleğinin bugünün manen yaralı ve hasta insanlarını tedavide yetersiz kalacağını görmüş o yaralı insanların kalb ve akıllarını tatmin etmek üzere Nur Külliyatını telif etmiştir.
Üstad Hazretleri bilhassa vahdet-i vücud ve vahdet-i şuhûd mesleklerinin, maddenin hâkim olduğu bu dehşetli asrın insanlarına faydadan ziyade zarar vereceğini ifade ediyor.
İlm-i Kelam Mesleği: Aklı esas alan bir meslektir. Tasavvuf mesleği sadece kalbi esas alıp insanın sair duygu ve latifelerini ihmal ettiği gibi, aynı şekilde bu meslek de sadece aklı esas alıp kalbi ihmal ediyor.
Sahabe Mesleği: Bu meslekte eşyanın vücudu ne inkâr edilir, ne de unutmaya terk edilir. Eşya Allah’ın isim ve sıfatlarını gösteren bir mükemmel tarif edicidir. Hangi varlığa nazar etsen orada Allah’ın varlığını ve birliğini ihtar ve O’na işaret eden bir levha görürsün. Kur’ân kâinat kitabını okutturan ve ders veren bir muallim gibidir.
Evet, kalbinde basiret nuru parlayan kâmil bir mü’min bu kâinattaki bedi’ ve garib eserlerde tecelli eden isim ve sıfatları ibretle ve hayretle okur, her varlık üstünde Cenab-ı Hakk’ın sikkesini, turrasını ve mührünü görür. Bütün mahlûkat, Allah’ın sonsuz kudretini ve nihayetsiz fiillerini gösteren ayinelerdir.
Risale-i Nur mesleği tasavvuf mesleği gibi sadece kalbi veya kelam ilminde olduğu gibi sadece aklı esas almıyor. Akıl ve kalbin birlikte hareket etmesi ile bütün manevî latifelerin ve cihazların işletilmesini esas alıyor.
Felsefe kelime olarak hikmet demektir. Istılah olarak ise, herkesçe kabul edilen bir tarifi yoktur. Her felsefî ekol kendi açısından ve kendi meşrebine göre tarif yapmıştır. Ama Risale-i Nur'da öne çıkan vechesi ile felsefe, doğru ve mutlak bilgiye ulaşmanın ancak akıl ile mümkün olacağını savunan bir düşünce sistemidir.
Risalelerde, “hikmet-i fenniye ile hikmet-i felsefe” aynı mânada kullanılmaktadır. Eşyanın taşıdığı hususiyetleri ve onlardan istifade etme yollarını ortaya koyan bütün aklî ilimler “felsefe” olarak ifade edilmiş oluyor.
Burada şöyle bir incelik de olabilir: Bir fen âlimi, kâinattaki hâdiselerin hikmet yönünü kendi aklınca değerlendiriyor ve bunlara şahsî izahlar getiriyorsa, onun yaptığı da bir çeşit felsefedir.
Üstad Hazretleri bir risalesinde “ilm-i hikmet dedikleri felsefe” şeklinde bir ifade kullanır. Üstad'ın hikmet saymadığı ve karşı çıktığı felsefe, varlık âlemi hakkında, “Yaratıcıyı hiç nazara almadan ve dikkatleri O’nun hikmet ve rahmetine hiç çevirmeden” verilen fennî bilgilerdir.
Yoksa bu âleme “kitab-ı kâinat” diyen, ondaki kanunları “şeriat-ı fıtriye”, mahlûkatı ise “kelimat-ı kudret” olarak nazara veren bir Üstad'ın, fen ilimlerine karşı olması düşünülemez.
Üstad Hazretleri felsefeyi müspet ve menfi olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Menfi kısmını şiddetli bir şekilde tenkit ederken, müspet kısmına da sıcak bakmıştır. Üstad Hazretleri Risale-i Nur'un çok yerlerinde menfi felsefenin bozuk ve esassız temellerini kati deliller ile çürütmüştür.
Menfi felsefe aklı esas alıp, vahye meydan okuyan, dine muarız bir yoldur. Müspet felsefe ise vahye tabi, onun terbiye ve rehberliği ile hareket eden, din ile barışık bir yoldur. Risale-i Nurlarda muzır ve dalalet olarak gösterilen menfi felsefedir.
Menfi felsefe kâinata ve mevcudata mana-yı ismi ile bakar. Yani menfi felsefeye göre kâinat Allah’ın isim ve sıfatlarının talim edildiği bir mektep değil, kendi hesabına manasız ve sanatkârsız bir tesadüf yumağıdır.
Menfi felsefe, insanın kendine itimat ve benlik duygusuna kuvvet vermesini telkin eder. Kur’an ise, insana Allah’a itimat ve tevekkülü tavsiye eder ve benlik davasından da vazgeçmesini ders verir. Bunların muvazene ve mukayesesi Risale-i Nur'un çok yerlerinde geçiyor.
Menfi felsefe insanı dünyanın adi ve süfli arzularına teşvik ederken, Kur’an insanı müteal, yani aşkın âlemlere teşvik eder.
Menfi felsefe insanın nefis ve hevasını serbest bırakırken, yani bunları tatmin için çabalarken; kalp, ruh, vicdan gibi ulvi hissiyatları mahkûm ve mahpus ediyor. Kur’an ise, nefis ve hevaya gem vurup, ulvi olan kalp, ruh ve vicdan gibi hissiyatları tatmin eder.
Menfi felsefe kâinattaki bütün hâdiseleri manasız ve tesadüfi olarak değerlendirirken, Kur'an her şeyin dizgin ve terbiyesinin Allah’ın kudret elinde olduğunu ve hikmet ile hareket ettiğini gösterir.
Menfi felsefe eşyanın dış yüzündeki sönük nakışlarını nazara verirken, Kur’an her şeyin hakikatini ve Allah’ın isim ve sıfatlarına bakan noktasını nazara veriyor.
Menfi felsefe, kafa feneri hükmünde olan akla dayandığı için, temeli çürüktür, eşyanın hakikatine nüfuz edemiyor. Kur’an ise, Allah’ın sonsuz ilminden süzülüp geldiği için, her şeyin esasını ve hakikatini kuşatmıştır ve muğlâk bir nokta bırakmamıştır.
Felsefenin dine dâhil olup itaat etmesi, aklın vahyin terbiye ve riyasetine girmesi anlamındadır. Felsefe, yani onun tek rehberi akıl o zaman nurlu ve faydalı olur.
Menfi felsefe vahyin terbiye ve riyasetine girmez, bir nevi aklı ya da sair bilgi vasıtalarını vahyin yerine ikame eder. Felsefeye göre insan aklı ile her şeyi bilebilir ve bulabilir. Bu yüzden, vahiy ve peygamberin terbiyesine girmeye mecbur değildir, derler ve bu noktadan felsefi ekollerin büyük bir kısmı dini ve vahyi inkâr eder.
Üstad Hazretleri Risale-i Nur'un çok yerlerinde akıl ile vahyin mukayesesini yapar ve aklın tek başına hakikate ulaşamayacağını kati deliler ile ispat eder. Aklı yıldız böceğine, vahyi ise güneşe benzetir. Şayet akıl kendine itimat edip, vahiyden kendini tecerrüt eder ise, yıldız böceği gibi karanlıklar içine gömülür, kendi azalarını bile göremez hale gelir. Bu hali ile güneşe meydan okuması ise, çok gülünç bir haldir.
İnsanın, cüzi aklı ile Allah’ın sonsuz ilminden gelen vahye meydan okuması ve aklı kendine mutlak rehber görmesi zahir bir yanlıştır. Bunun en güzel delili felsefe âleminin hakikatleri bulmaktaki acziyet ve zafiyetidir. Felsefe âleminde her felsefi ekol, diğer ekolleri tezyif ve tenkir içindedir.
Felsefenin dâhileri olan Aristo ve Sokrat gibi filozoflar din noktasında ne kadar iptidai ve yetersiz oldukları eserlerinden ve fikirlerinden çok bariz olarak görünüyor. Aristo’nun ilk sebep tezi Allah’ı anlamak noktasında ne kadar aciz ve kısır olduklarını gösterir. Kâinatta Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini görmek bir yana, O’nun güneş gibi aşikâr olan varlığını bile görmekte zorlanmışlardır. Bu da mücerret aklın vahiy karşısında ne kadar aciz ve zayıf olduğunu gösteriyor. Hâlbuki vahiy her şeyde ve bütün kâinatta Allah’ın varlığını, birliğini, isim ve sıfatların tecellilerini en ami adama da okutturup ders veriyor. Aristo’nun okuyamadığı çok ince ve derin meseleleri Kur'an’ın en basit talebesi bile okuyabiliyor.
Bu yönü ile Risale-i Nur'a felsefe kitabı, Üstad’a filozof demek doğru değildir. Yalnız aklı işlettirmek ve hakikatleri kâinat yüzünde okumak manasında, Üstad'a bütün filozoflar toplansa yetişemez. Zira Üstadımızın Üstadı Kur'an'dır. Kur'an, nasıl insan aklı ile mukayeseye gelmez ise; Kur'an’ın hakikatli bir tilmizi olan Üstat ile de filozoflar kıyasa gelmez.
Kur'an ile barışık olan ve istikamet üzere giden felsefe manasında, Üstad'a filozof demekte bir mahzur yoktur. Üstat felsefeyi müspet ve menfi olmak üzere iki kısma ayırıyor; menfi felsefeye yukarıda değinilmiştir. Müspet felsefe ise; vahyin terbiyesinde ve riayetinde aklı ve sair insani duyguları işlettirmek ve tekemmül ettirmektir. Bu noktada Üstat asrın en büyük filozofudur.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar