Block title
Block content

Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım, Yedinci İşareti biraz açar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"YEDİNCİ İŞARET"

"Yani Üçüncü Sual: Diyorlar ki: "Senin eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücahedâtın, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa'ya karşı İslâmiyeti müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden mânevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?"

"Elcevap: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim."

"Hem bilfiil gösterdim ki, İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Yirmi Dokuzuncu Söz bu hakikati burhanlarıyla ispat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zâhirî telâkki edip, felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki, felsefenin düsturlarının ne haddi var ki onlara yetişsin?"(1)

Felsefenin bir amacı, bir de amaca giden araçları vardır. Felsefenin amacı kainatın sırlarını çözmektir. Yani neciyiz, nereden gelip nereye gidiyoruz sorularına tam ve ikna edici bir cevap bulmaktır. Bu amaca ulaşmak için de aklı ve aklın esasları olan bir takım akli ve mantıki delilleri kullanmaktır.

Felsefe, hakikatlere ancak akıl ve onun araçları olan mantık kaideleri ile gidilebileceğini ön görüyor. Felsefede insan, nübüvvet ve vahye muhtaç değildir,  kendi akıl ve onun araçları olan önermeler ile hakikatleri bulabilir iddiası içindedir. Ama bunun yanında kayda değer bazı akli delil ve önermeleri de ortak akıl sayesinde tespit edebilmiştir.

İşte felsefe ve aklın din gibi algılandığı aydınlanma döneminde, herkes akıl ve onun araçları ile inancını ve ideolojisini takviye etmeye çalıştı. Yani İslam ve onun hakkaniyetini ispat etmenin yegane yolu akıl ve onun önermelerini içeren mantık kabul edildi. Üstad Hazretleri de bir dönem bu akıma girip İslam’ın hakkaniyetini  akli ve felsefi metotlarla ispata çalıştı. Daha sonra felsefi ve akli metodun çok kısır ve eksik olduğunu görüp,  Kur’an’i ve nebevi metoda sığındığını ifade ediyor. Nitekim Risale-i Nurlar Kur’an ve nebevi metodun bir mahsulü ve yansımasıdır.

 Kelam ve felsefe, akıl merkezli meşreplerdir. Bu meslekte baskın ve aşkın güç akıldır. Hatta öyle ki, ayet ve akıl ters düştüğü zaman ayet akla göre tevil edilir. Mutlak ve doğru bilgiye ulaşmada akıl en büyük vasıtadır, diğerleri ona tabidir. Buraya kadar ifade ettiğimiz kelam anlayışı, vahiyden çok felsefeye yakın duran Mutezile ve İslam filozoflarının kelam anlayışıdır.

Ehl-i sünnet çerçevesinde teşekkül etmiş kelam anlayışı biraz daha farklılık arz eder. Ehl-i sünnet kelamında vahiy tartışmasız otoritedir, bu noktada felsefi kelamdan ayrılıyor. Lakin  insanın mahiyetini işletmek noktasında Ehl-i sünnet kelamı aklı ön plana çıkarırken, kalp ve sair latifeleri ihmal ediyor. Bu sebeple kalp merkezli mesleği temsil eden İbn-i Arabi, akıl merkezli mesleği temsil eden Fahr-u Raziyi  kuru ve soyut akılcılık yapmakla tenkit ediyor. Halbuki İbn-i Arabi’nin mesleği de kalbi işlettirirken, insanın mahiyetinin diğer unsurlarını ihmal ediyor.

İşte Kur’anî olan sahabe mesleği, yani Kur’an’ın marifet usulü, her iki mesleğin de kusur ve eksik noktalarını tamamlayan bir meslektir. Bu meslek insanın mahiyetindeki bütün duygu ve cihazları tam bir denge içinde işletip çalıştırıyor. Birisini işletirken diğerini ihmal etmiyor. Kelam, aklı çalıştırırken, kalbi ihmal ediyor. Tasavvuf ise kalbi çalıştırırken aklı ihmal ediyor. Kur’an’ın sahabe yolu ise, diğer duygularla beraber hem aklı hem kalbi tam çalıştırıp işletiyor.

Bütün hak meslek ve meşreplerin temel ve esası Kur’an'dan alınmıştır. Lakin bu temel ve esasların teferruat ve işletim sistemleri beşerileştiği için, Kur’an gibi orijinal ve tesirli olamıyor.

Kur’an ve kelam ilminin farkına Üstad Hazretleri şu şekilde işaret ediyor:

"Bazı Sözlerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki:"

"Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de:"

"Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü’l-Vücudun vücudunu onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur’ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. 
وَفِى كُلِّ شىْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌHer şeyde Allah’ın birliğini gösteren bir delil vardır.”  düsturunu herşeye okutturuyor."

"Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor."(2) 

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım.

(2) bk. a.g.e., Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...