"Allah en büyüktür." ifadesinin izahı nasıldır? Haşa; daha küçük, büyükler de mi var?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad bu sorunun cevabını Otuz İkinci Söz şöyle vermektedir:

“Kur’an’da yer alan Ahsen’ül Halikîn (yaratıcıların en güzeli) ve Erham’ür Rahimîn (merhametlilerin en merhametlisi) gibi tabirlerin başka yaratıcıları da akla getirdiğine” (1)

“Allah en büyüktür” büyüklük adına ne tasavvur ve hayal edersek edelim, O daha da büyüktür. Çünkü bizim aklımız, hayalimiz ve havsalamız sınırlı olduğu için sonsuzu tahayyül ve tasavvur edebilmemiz imkânsızdır.

• Söz konusu büyüklük, başka büyüklüklere bakmıyor. O’nun icraatlarına ve mahlûklarına bakıyor. İcraat ne kadar büyük, san’at ne kadar mükemmel olursa olsun, Allah’ın kudreti ondan da büyüktür. Meselâ; Haşri aklımız almıyorsa, “Allahu ekber” dendiğinde, “Allah haşri getirmek için sonsuz bir kudrete sahiptir. Haşri getirmek bahar kadar kolay, baharı halk etmek bir çiçeği yaratmaktan daha kolaydır” demiş oluyoruz. “Allah bu muazzam kâinatı hassas bir nizam ile ayakta nasıl tutuyor?” diye düşündüğümüzde, cevap “Allahü Ekber”dir ve bunun mânâsı “Allah bu işlerden büyüktür” olur.

“Allahu ekber'in bir vech-i mânâsı Cenâb-ı Hakk'ın kudreti ve ilmi her şeyin fevkinde büyüktür; hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki her şeyden daha büyüktür …” (Şualar, On Birinci Şuâ, Sekizinci Mesele)

• Bu tür ifadelerdeki kıyaslama -hâşâ- mesela Allah’la insanları kıyaslamak değil; gafil insanlara yönelik bir ikazdır. Mesela küçük bir hüküm sahibinden korkan ve bir dediğini iki etmeyen birisine Allah’ın azametini ve korkulmaya ve itaate daha layık olduğunu anlatmak için “Allah senin o korktuğun kişiden daha büyüktür” denir. Bu o kişiyle Allah’ı kıyaslamak değildir.

• Cenab-ı Hak kâinatta her şeyi sebepler zinciri ile yaratmış, bu sebepler bilhassa gafil insanların zihninde Allah’ın icraatlarına perde oluyor. Sebeplerin sırf görünüşte var olup aslında her şeyin ipleri O’nun elinde olduğunu idrak eden bir mü’min sebepler perdesini yırtıp doğrudan doğruya O’na müteveccih olur ve “Allahü ekber” der.

Böylece, Cenab-ı Hakk’ın sebeplere muhtaç olmadığını, sebeplerin arkasında görülen kudret tezahürlerinden çok daha fazlasına sahip olduğunu ilan etmiş olur. Yani sebeple, sebepsiz yaratmayı kıyaslamış oluyor. Yoksa başka bir kudret sahibiyle mukayese etmek değildir.

  • Bu gibi ifadelerden, başka ilahların varlığını düşünmek tabii ki mümkün değildir. O halde, Kur'an'da böyle bir üslubun kullanılması neyi ifade etmektedir?

a. Kur'ân baştanbaşa tevhidi ispat edip göstermektedir. Bu husus, Kur'ân-ı Hakîmde kullanılan bu gibi tabirlerin asla tevhid inancını zedeleyen bir mânâ taşımadığının açık bir delilidir. Bilindiği üzere, diğer sıfatlar gibi hâlıkıyetin de çok mertebeleri vardır. Kur'an'da “Ahsenü'l-Hâlıkîn” tabirinin kullanılması, başka yaratıcıların varlığını değil, Allah'ın varlık mertebelerinin en güzelinde varlığı yaratan bir yaratıcı olduğuna dikkat çekmek içindir. Yani, Allah, "her şeyi, her şeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede halk eder bir Hâlıktır/yaratan bir yaratıcıdır." Nitekim bu mânâ

"O her şeyi en güzel şekilde yarattı." (Secde, 32/7)

Mealindeki ayet ve benzerlerinde ifade edilmektedir.

b. "halk"/“yaratma” kelimesi Arapça’da yoktan var etmek mânâsında kullanıldığı gibi, "güzelce ölçüp biçmek, yapmak, inşa etmek" mânâsında da kullanılır. İkinci mânâsıyla yaratma kelimesi hem Allah hem de insanlar için kullanılabilir. Mesela;

"Hamd olsun Allah'a ki, gökleri ve yeri yarattı."(Enam, 6/1)

Mealindeki ayette geçen "H-L-K" fiili, daha önce bir benzeri olmaksızın, Allah'ın onları yoktan var ettiği mânâsında kullanılmıştır. Bu tür halk/yaratma, Allah'a mahsustur.

"Yaratan ile hiçbir şey yaratamayan bir olur mu? Hiç mi düşünmüyorsunuz?" (Nahl, 16/17)

Mealindeki ayette bu hakikat nazara verilmiştir

Hz. İsa ile alâkalı olan şu: "Hani bir vakit sen, benim iznimle, çamurdan/topraktan kuş şekline benzer bir şey halk ediyordun" mealindeki ayette ise, "H-L-K" fiili, bir maddeden bir şey yapmak, inşa etmek mânâsında, insan için kullanılmıştır. (bk. Isfahanî, Mufredatu'l-Kur'an, "HLK" maddesi).

Buna göre, Ahsenü'l-Hâlıkîn gibi tabirler, insan aklının idrakine yardım eden bir ifade tarzıdır. İnsanoğlu, bazen bazı sanatları gözünde öyle büyütür ki, onları yapan ustaları takdis edercesine bir paye verir. İşte Kur'an, kullandığı bu gibi ifadelerle, o gibi insanlara ders veriyor ve Allah'ın yaratması ile insanların ustalığı arasında yerden göğe kadar fark olduğunu bildiriyor ve âdeta şöyle buyuruyor:

Allah'ın yarattığı kâinatın mu’cizeliği, Kur'an'ın mu’cizeliği gibidir. Değişik elementleri ihtiva eden toprağı insan ele aldığı zaman, ondan kerpiç, tuğla, çömlek, sütun ve benzeri şeyler meydana getirir. Hâlbuki Allah aynı topraktan insan gibi bir mu’cize varlık yaratıyor. Hayat halk ediyor. Nabzı atan ve kalbi çalışan canlılar yaratıyor. Kur'an'ın durumu da bundan farklı değildir. Aynı kelime ve harfleri insan kullandığı zaman normal bir söz olur, bir kafiye olur. Ancak Allah'ın kullandığı kelime ve harflerden ise, mu’cizeli Furkan ve Kur'an meydana gelir.

İşte Kur'an, kendi mucizeliğini gözler önüne sermek için, bir tek suresinin bir benzerini getirmelerini isteyerek, muarızlarına karşı meydan okuduğu gibi, bazen de Allah'ın fiilleri ile insanların fiilleri, Allah'ın bütün varlıklara gösterdiği merhamet ile insanların küçük çaptaki merhametlerinin mukayesesine imkân veren ve mucize derecesindeki yaratışı ve merhametinin sonsuzluğuna insanın dikkatini çeken “Ahsenü'l-Hâlıkîn”, “Hayru'l-Fasılin”, “Erhamu'r-rahimin” (iş yapan ustalarını en güzeli / müşkilleri halledenlerin en iyisi / merhamet edenlerin en merhametlisi) gibi tabirlerle meydan okuyor.

c. Bazı kâfirler, kendi itikatlarınca Allah'tan başkasının da yoktan var edebildiğini iddia ediyorlardı. Materyalist düşüncede olduğu gibi, tabiatı ve sebepleri bir yaratıcı olarak düşünenlere –kendi dillerinden- cevap vermek gerekiyordu. Kur'an-ı Kerim “Ahsenü'l-Hâlıkîn” tabiriyle onların akıllarına hitap ediyor ve âdeta şöyle diyordu: “Farz edin ki, sizin kendi hayalinizde tasavvur edip iddia ettiğiniz gibi, bir Allah'tan başka yaratıcılar vardır. Böyle de olsa, Allah'ın yaratmasıyla, onların o mevhum yaratmaları arasında benzerlik bile yoktur. Allah, o mevhum yaratıcıların en güzelidir.” (krş. Isfehanî, a.g.y.).

"Yoksa Allah’a onun gibi yaratan birtakım ortaklar mı buldular da, yaratmanın kim tarafından olduğunu mu karıştırdılar? De ki: Allah her şeyin yaratıcısıdır. O birdir, her şeye gâliptir." (Rad Suresi, 13/16)

Mealindeki ayette bu itikattaki insanların durumuna işaret edilmektedir.

d.“Ahsenü'l-Hâlıkîn”, “Allahu ekber”, “Hayru'l-Fâsılîn”, “Hayru'l-Muhsinîn” (Yaratıcıların en güzeli, Allah en büyüktür, işleri çözüme kavuşturup karara bağlayanların en hayırlısı, iyilik yapanların en iyisi) gibi tabirlerdeki bir muvazene / mukayese, Cenâb-ı Hakk'ın sıfât ve fiilleri ile, onların küçük bir numunesine sahip olanlarla bir muvazene / karşılaştırma değildir. Çünkü bütün kâinatta, cinlerde, insanlarda ve meleklerde olan kemaller, Cenab-ı Hakk’ın kemaline nisbeten zayıf bir gölgedir. Bilakis buradaki muvazene, insanların ve bilhassa gaflette olanların nazarına göredir.

Meselâ, nasıl ki bir asker, onbaşısına karşı kemâl-i itaat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan biliyor ve öyle görüyor; padişahı ise çok az düşünür. Onu düşünse bile, yine teşekkürlerini onbaşıya veriyor. İşte, böyle bir askere karşı denilir: "Yahu, padişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et." Ve şüphesiz, şu sözle, padişahın haşmetli hakikî kumandanlığıyla, onbaşısının gerçekte olmayan o görünürdeki küçük kumandanlığı arasında bir karşılaştırma yapılmamıştır. Çünkü böyle karşılaştırma mânâsızdır. Bilakis yapılan şey, söz konusu askerin bakış açısına göre şekillenen ve onbaşıyı padişahtan daha üstün gören yanlış düşüncesini düzeltmektir.

Aynen bu misal gibi, hâlık/yaratıcı ve mün'im (nimet veren) varlıklar olarak tevehhüm edilen zâhirî sebepler, gaflete dalmış insanların nazarında Mün'im-i Hakikîye yani nimetlerin hakiki sahibi olan Allah'a perde olur. Gâfil insanlar onlara yapışır, nimet ve ihsanı onlardan bilir, medih ve senâlarını onlara verir. İşte Kur'ân bu gibileri gafletten uyandırmak için der ki: "Cenâb-ı Hak daha büyüktür, daha güzel bir Hâlıktır, daha iyi bir Muhsindir. O’na bakınız, O’na teşekkür ediniz."

e. Söz konusu muvazene ve üstünlük vasfı, mevcut varlıklar için geçerli olduğu gibi, varlığı mümkün, hattâ farazî eşyalar için dahi olabilir. Nasıl ki, varlıkların çoğunun mahiyetlerinde müteaddit mertebeler bulunur. Öyle de, Allah'ın güzel isim ve sıfatlarının mahiyetlerinde de, akıl itibarıyla hadsiz mertebeler bulunabilir. Ancak Cenâb-ı Hak, o sıfât ve isimlerin mümkün ve mutasavver bütün mertebelerinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinat, kemâlâtıyla bu hakikate şahittir.

"En güzel isimler O’nundur."(Tâhâ Suresi, 20/6)

Ayetinde olduğu gibi, Allah'ın bütün isimlerinin "en güzel" olarak vasıflandırılması da bu mânâyı ifade etmektedir.

Allah'ın isim ve sıfatlarındaki tüm mertebeler itibarî ve farazîdir, kıyasla anlaşılırlar. Mesela, ateşin sabit bir mertebesi vardır ama soğuk gibi farazî bir hat onu çok derecelere böler.

Askerî rütbeler olmasa sadece mareşal rütbesi olsa, o zaman asker onun kıymetini takdir edemez ve anlayamaz. Ama alt rütbeler olunca kıyas yolu ile onu takdir etmeye başladı.

İnsan da Cenab-ı Hakk’ın mutlak kemalde olan ezelî ve ebedî olan sıfatlarını ve isimlerini idrak noktasında farazî hatlara ve mertebelere muhtaçtır. Bunun için Allah insanın mahiyetine farazî ve itibarî hatlar koymuş, ta ki kıyas ile anlasın. Bu kıyasları yaparken de mertebeler ortaya çıkıyor. Cenab-ı Hak şu anladığımız ve kıyasladığımız bütün derecelerin fevkindedir.

f. Şu muvazene, Cenâb-ı Hak ile mâsivâ yani diğer varlıklar arasında bir karşılaştırma değil. Bilakis bu karşılaştırma, Allah'ın iki nevi tecellisi arasında yapılmaktadır.

Bu tecellilerden biri, Vahidiyettir. Yüce Allah, vahidiyet sırrıyla vasıtalar ve sebepler perdesi altında ve umumî bir kanun suretinde kâinatta tasarruf eder.

İkincisi, Ehadiyettir. Yüce Allah, bu ehadiyyet sırrıyla, perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccühle kâinatta tasarruf eder. Bu iki tecelli birbirinden farklıdır. Sırr-ı ehadiyet daha parlak, tevhid hakikatini daha açık gösteren bir tecellidir.

İşte, bu mukayesede: "Allah'ın ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya yaptığı ihsanı, ikramı, icadı ve kibriyâsı, azameti, büyüklüğü, vahidiyet sırrıyla vasıtalar gerisinde ve sebepler arakasında ancak görünen ihsanlarından, icatlarından ve bu şekilde görünen kibriyâsından/büyüklüğünden daha büyük, daha güzel, daha yüksek olduğu" hususu nazara verilmiştir.

Meselâ, nasıl bir padişahın -fakat velî bir padişahın- ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup, bütün hüküm ve icraat onun elinde farz ediyoruz. O padişahın tasarrufları ve icraatı iki çeşittir:

Birisi, umumî bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların suretine / şekline/ durumuna ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve yaptığı icraatlardır.

İkincisi, umumî kanunla değil ve zâhirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya yaptığı şahane ihsan ve harika icraatıdır. Bu ikincisi daha güzel, daha yüksek bir icraat tarzıdır, denilebilir.

İşte bunun gibi, Ezel ve Ebed Sultanı olan Hâlık-ı Kâinat, her ne kadar sebep ve vasıtaları icraatına perde yapmak suretiyle, rububiyetinin haşmetini göstermiş. Fakat kullarının kalbinde hususî bir telefon bırakmış ki, sebepleri arkada bırakıp, doğrudan doğruya o kalp telefonuyla O’na teveccüh edip yönelsinler. Bu sebepledir ki, onları ubudiyet-i hassa ile yani hususî bir kullukla mükellef kılmıştır. Bilhassa beş vakit namazda "(Rabbimiz!) yalnız sana ibadet ediyor ve yalnız senden yardım diliyoruz" deyin, diye emredip, kâinattan yüzlerini kendine çevirmeyi hedeflemiştir. İşte bu mukayesede "Ahsenü'l-Hâlıkîn, Allahu ekber, Hayru'l-Fâsılîn, Hayru'l-Muhsinîn, Erhamu'r-Rahimin" tabirleri bu mânâya da bakıyor. (Bu konuda geniş bilgi için bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, s. 616-619)

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 12.087
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...