Allah'ın varlığını ve birliğini, ondan başka ilah olmadığının delillerini; kısa ve öz olarak ispatlayabilir misiniz?

Allah'ın varlığını ve birliğini, ondan başka ilah olmadığının delillerini; kısa ve öz olarak ispatlayabilir misiniz?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’ın varlığını ispat eden bütün deliller, aynı zamanda başka bir ilahın olmayacağı ve olamayacağı manasına gelir. Risale-i Nurların tevhide dair göstermiş olduğu bütün deliller aynı zamanda başka bir ilahın vücudunu çürütür.

Allah her bir sanatının üzerinde isim ve sıfatlarının nakışlarını izhar ve ilan ediyor. Biz bu nakışlara bakarak Allah’ın hem varlık ve birliğini hem de isim ve sıfatlarını kolaylıkla görüp imanımızı taklitten tahkikiye çevirebiliriz.

Kâinatta göze hitap eden muazzam ve harika mucizeler ve estetik süslemeler sonsuz basar sahibi bir zatın varlığını kati bir şekilde ispat eder. Bir çiçeğin latif harikalarını görmeyen bir zatın icat etmesi elbette kabil değildir. O zat görüyor ve sonra onun incelikleri ve harikaları icat ediyor.

Yine aynı şekilde, kâinattaki muazzam sesler ve nağmeler güzel ve şirin sedalar her şeyi işiten ve gören bir zatın varlığına işaret ediyor. Suya o güzel şırıltıyı veren zatın -hâşâ- sağır olması ve o şirin sesleri işitmemesi mümkün değildir. Kâinattaki bütün sesler ve sedalar Allah’ın Semi ismine birer levha gibidir. Bu levhayı takip eden en sonunda o Semi ismine yanaşır.

Kâinattaki hadsiz ve sayısız imkân ve ihtimaller içinden en güzeli ve en mükemmeli seçmek hakikati sonsuz bir irade sahibini ispat ediyor.

İmkân, kelime manası olarak, varlığı mümkün olan şeylere denir. Yani, var olması ile yok olması eşit olan demektir. Bu eşitlikten var olanlara, vaki; yok olanlara da mümkün denir. İşte bu eşitliği bozmak ancak ve ancak mümkinât cinsinden olmayan Vacip bir vücutla mümkündür. Zira mümkünün mümküne illet, yani sebep olması imkânsızdır. Yoksa devir ve teselsül dediğimiz, mantıksız şeyleri kabul etmemiz gerekir ki, bu da muhaldir.

Şimdi varlık sahasına çıkmamış bir mümkün, nasıl olur da başka bir mümkünün varlık sahasına çıkmasına sebep olabilir? Önce kendisi, bir varlığa kavuşsun, sonra başka mümküne illet ve sebep olsun. Buradan açıkça anlaşılır ki: Mümkün, mümküne sebep olup yaratıcılık yapamaz. Demek başlangıcı olmayan bir sebep olması gerekir ki, bu mümkünlere illet olsun. Bu da ezelî ve ebedî olan Allah’tır.

Mesela, bir atom sayısız cisimlere veya vücutlara girme kabiliyetinde iken, en uygun ve mükemmele girmesi ve girdikten sonra her aşamada başka imkânlar ile karşılaşması ve oralarda da bir tercih edici ve tahsis edicinin varlığına muhtaç olması gayet mükemmel derecede tevhide işaret eder. Atomun her adımı tevhide bir levha hükmündedir. Şuursuz atomun o binlerce imkân ve tercihler içinde en mükemmelini ve kendine en uygun olanı bilmesi ve tercih etmesi imkânsız olduğu için, o adımların ve hareketlerin her safhasında ve her aşamasında Allah’ın tercih ve tahsisini görmek katiyetle zaruridir. Üstad Hazretleri böyle bir tarz ve yol ile her şeyin üstünde imkân ciheti ile tevhide delil getiriyor.

Kâinattaki sonsuz hikmet ve faydalar nasıl Allah’ın sonsuz ilmine işaret ediyor ise, aynı şekilde bu hikmet ve fayların vücutları ve fiilleri de Allah’ın sonsuz kudretine işaret ediyor. Zira o hikmet ve fiilleri icat edip varlık sahasına çıkaran Allah’ın kudret sıfatıdır.

Bir vagonu diğer vagon çekiyorsa en baştakini kim çekiyor? Bir harf bile kâtipsiz olmaz iken şu mükemmel insanın ve uçsuz bucaksız kâinatın sahipsiz olacağını nasıl düşünebiliriz. Ayrıca bir şeyi yapan usta bile, yaptığı şeyin türünden değildir. Örneğin saati yapan saat türünden, harfi yazan da harf türünden değildir. Şu hâlde bizi ve kâinatı yaratan da bizim ve kâinatın türünden olmaması gerekir...

Varın ispatı, yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle isbât edebiliriz. Halbuki yokluğunu iddiâ eden kimse bütün yeryüzünü, hattâ kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu isbat edebilir. Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki, yok hiçbir zaman isbat edilemez...

İki isbat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi aynı hakikatte ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifâde etmez. Bir sarayın kapılarından dokuz yüz doksan dokuzu açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez.

İşte inkârcı, devamlı sûrette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle, onların ruh dünyalarına kapalıdır. Mümin için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!... Zaten dokuz yüz doksan dokuzu herkese açıktır. Hem de ardına kadar... İşte o kapı ve o delillerden birkaçı:

  • 1. İmkân Delili

Âlem, mümkinât nevindendir. Yani varlık ve yokluğu müsâvidir. Var olduğu gibi, olmayabilir de. Var olurken de hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dâhilindedir. Yani en az var olan kadar, olmayan da var olma şansına sahiptir. Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce var olmayı, sonra da var olma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da Allah (cc)'dır.

  • 2. Hudûs Delili

Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen her şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz. Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi vakalar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz malûl, sebepsiz netice ve sanatkârsız sanat mümkün değildir. Sebepler ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da Allah (c.c.)'dır.

  • 3. Hayat Delili

Hayat şeffaf bir muammâ!.. Evet, o, zâhirî sebeplerle izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve yaratıcı güce delalet etmesi bakımından da şeffaftır. Evet, o, doğrudan doğruya Yaratıcısını gösterir ve ilân eder. O, muammâ oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vakadır. Ve hayat âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah (c.c.)'dır” der...

  • 4. İntizâm Delili

Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir Nâzım'a delalet eder ki, O da ancak Allah (c.c.) dır.

  • 5. Sanat Delili

Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser; çok büyük sanat değerine sahiptir, çok kıymetlidir, çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır; çok sayıda olmaktadır, karışık ve çeşit çeşittir, devamlıdır. Hâlbuki, zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde sanat ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (cc) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelir!..

  • 6. Hikmet ve Gâye Delili

Her varlıkta kendine mahsus bir gâye, bir maksat, bir fayda ve bir netice takip edildiği göze çarpmakta ve bir zerrede dahi abes, gâyesizlik, manâsızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşâhede edilmemektedir. Hâlbuki ne madde âleminde ne bitki ve hayvanât dünyasında ne de eşya ve hâdiselerde şuur ve idrâk mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin. Öyle ise, kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gâyeleri ancak Allah (cc)a isnad etmekle makul bir yol tutmuş olabiliriz.

  • 7. Şefkat, Merhamet ve Rızık Delili

Bütün yaratıkların ve bilhassa insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken, bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi, gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkça isbât ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Akdesi anlatmakta ve ispat etmektedir.

  • 8. Yardımlaşma Delili

Birbirine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nevi, böyle bir yardımlaşmada âdetâ aynı bütünün parçaları haline gelip birbirini tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak elbirliği içinde ve aynı gâye etrafında toplanıp bitkilerin imdâdına koşuyor ve bu imdâda koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vâcibü'l-Vücud bir Zat'ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir...

  • 9. Temizlik Delili

İnsandan arza, arzdan semanın derinliklerine kadar, bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zat (cc)'ı anlatmaktadır. Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar, rüzgâr, yağmur ve kar, denizlerde aysbergler ve balıklar; fezamızda atmosfer, semada kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran manevî esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verasındaki Zât-ı Mukaddesi göstermektedir.

  • 10. Simalar Delili:

Esasen bütün mahlûkata teşmili mümkün iken, meseleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı durumundaki simasını ele alarak mevzuya yaklaşmış olalım: Herhangi bir insanın siması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine katiyen benzememektedir. Bu kâide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakk'ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, simada yer alan uzuvları başka sîmâlardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü, mutlak surette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle techiz etmek, gözünde fer olmasa bile, sinesinde kalb bulunan her vicdân sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zat (cc)'ı gösterir ve tanıttırır...

  • 11. Sevk-i İlahi Delili:

Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda sanat hârikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar, başka bir âlemde kendilerine öğretilen mâlumatla ve yaratılıştan gelen bir kâbiliyetle iş görüyorlar. Halbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir; hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu hususiyetleri veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zat'tır ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş... Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu hârikulâdelik, ancak ve ancak Allah (cc)ın bir ihsanı olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantikî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır.

  • 12. Ruh ve Vicdan Delili

Mahiyetini bilmemekle beraber, varlığından kimsenin şüphe etmediği ruhumuzun ve ona ait faaliyetlerin bedenimize hükmediş keyfiyeti de yine Cenâb-ı Hakk'ı bildiren delillerdendir. Dünyada Emir âlemini temsil eden cevher ruhtur ve ruh, bu âleme ancak terakki ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye tesiri mevzumuzun haricinde olduğu için, biz burada yalnızca onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde âlemiyle mâhiyeti noktasında hiçbir münasebeti olmayan ruhun kendine mahsus bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya tabi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz Cenâb-ı Hakk'ı ilan eden en mühim delillerden biridir. Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zahiri hiçbir sebep yokken Rabbe dönüşler ve ona yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakkı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda bulunan vicdân, kendi Yaratıcısına, ona perestiş etme derecesinde meftundur ve bütün varlığıyla onunla irtibat halindedir. Zaten “Elest Bezmi”nin yanıltmaz şahitlerinden biri de vicdân değil midir? İşte vicdan, bu şahitliğin hakkına riâyet zaruret ve mecbûriyetinin sevkiyle “Allah” demektedir...

  • 13. Fıtrat ve Tarih Delili

Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı, aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzûh ve açıklıkta bir hakikattir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı temin eden yapıları itibâriyle delalet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve çirkin davranışlardan meneden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de o Zat'tır. Bu Zat da hiç şüphesiz Allah (cc)'dır. Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren zatla, bize inanmayı emreden zat, aynı zattır. Ve o da Allah (cc)'dır.

  • 14. Duygular Delili

İnsan, binlerce duyguyla teçhiz edilip donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ı tanıtır. Bu duygu, insanda var olan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, daima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakiki manada tatmin edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdi edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiçbiri, bu sonsuzluk bâdesini sunamaz. Hâlbuki bunun varlığı bir vakıadır, inkârı da kabil değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zat tarafından verilmiştir. Ve ebedî hayatı da yine o verecektir.

  • 15. İttifak Delili

On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız. Zirâ ortada bir ittifak hâdisesi var. Halbuki, bahsini ettiğimiz ittifak, binlerce Peygamber, yüz binlerce evliya ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, “Allah vardır” hakikatidir. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına ehemmiyet verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış nebiler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denebilir?..

  • 16. Kur’ân Delili

Kur'ân-ı Kerim'in Kelamullah olduğunu isbat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın varlığının da burhanları durumundadır. Kur'ân'ın Allah kelamı olduğuna dâir yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzu ile alakalı İslam kaynaklarında en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, meselenin isbat yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine mahsus dilleriyle “Allah vardır.” derler.

  • 17. Peygamberler Delili

Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihan Serveri (asm)'nin peygamberliğini isbat eden bütün deliller de yine Cenâb-ı Hakk'ı anlatan burhanlara dahil edilmelidir. Zira peygamberlerin varlıklarının gayesi, tevhid, yani Allah'ın varlık ve birliğini ilan etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini isbat eden bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk'ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların peygamberliğini ispat eden delillerin serdi, şu andaki mevzumuz dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız. Şimdilik sadece şunu arz edelim ki, bir peygamberin hak nebî olduğunu ifâde eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta daha da öte bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir.” demektedir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 72.898
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

ism-ulger
Allah razı olsun çok teşekkür ederim verdiğiniz bu güzel hizmetten ötürü.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
gülçin
allah sizlerden razı olsun anladım şimdi ben. hani o zaman allah varsa nerde diyodum anladım selam ve dua ile iyi akşamlar
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
necmettincoban
gerçekten sizde samimiyet var sorularıma tatmin edici cevaplar aldım.. allah razı olsun..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Kullanıcı

Abi Allahın varlığı örneğin bir TCK kanunu kadar açık olamaz mıydı ? Mesela bir vatandaş adam öldürdüğü zaman ceza alacağını bilir, suda belli dakika dursa öleceğini bilir, hastanın fişi çekilse öleceğini bilir. Bu çok nettir tüm dünya insanları zalim olsun insaflı olsun bunu kabul eder ve bu gibi durumlar şüphe ve yoruma kapalıdır. Lakin Allahın varlığı ve hatta İslamın hak din oluşu bir itikad ve seçim durumu değil midir ? Çünkü çok insaflı ve fedakar insanların ateizmi seçmesi veya başka bir dine mensup olması da bir vakıadır. Bir katili veya hırsız çok net kötüdür. Ama inanç ve Müslümanlık durumu apaçık değil. Zaten apaçık olmadığı için bu konularda herkes farklı inanç durumlarına girebiliyor. Ve öldükleri zaman da büyük bir şok yaşayacaklar batıl ehli olduklarını öğrenecekleri için. Sorumun başına gelince orada bir suç işleyen kanuna uymayan adam ceza alacağını bilir ve aldığı zaman da şaşırmaz ama bir gayrimüslimin durumu bu derece apaçık değil. Belki de Allah ve islam fikri yoktur bir seçenek hatta Hristiyanlık hak din ve böyle düşünmeyenler ebedi helak olacak diye düşünenler de vardır ve hatta tüm varlığıyla Allahı arayıp islamı bulamayanlar da. Sorumu toparlıyorum. Allahın varlığı ve İslamın hak oluşu örneğin neden dünya kanunları gibi apaçık herkesin beğensin beğenmesin kabul ettiği ve sonunda göreceği mükafat ve mücazatın sürpriz olmadığı gibi değil. Umarım kendimi anlatabildim.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Bu durumu anlamak için meselenin özüne, yani "dünyanın varoluş amacına" ve "özgür irade" kavramına bakmak gerekir. İslam düşünürleri ve din alimleri bu soruyu genelde şu başlıklarla açıklar:

1. İmtihanın Doğası ve "Gayba İman"

TCK kanunları, fizik kuralları (suda boğulmak, fişi çekilince ölmek vb.) görünür (şehadet) alemine aittir. Gören, duyan, denetleyen herkes için sonuç 1+1=2 kadar nettir.

Ancak dinin ve inancın özü "Gayba İman"dır. Eğer Allah’ın varlığı veya İslam’ın hakikati gökyüzünde devasa harflerle yazsaydı ya da bir suyun kaynaması gibi inkar edilemez bir laboratuvar deneyi olsaydı, ortada bir seçim ve dolayısıyla bir imtihan kalmazdı.

  • Gökyüzünde Güneş’in varlığını kabul etmek bir başarı veya ahlaki erdem değildir, çünkü inkar etmek imkansızdır.

  • Ancak aklını, vicdanını, evrendeki düzeni ve delilleri kullanarak görünmeyeni (mücerred olanı) bulmak bir erdemdir.

2. Aklın Perdelenmemesi (İkrahın Olmaması)

Eğer bir kanun çiğnendiğinde yıldırım düşüp o kişiyi hemen çarpsaydı veya Allah’ın varlığı TCK kadar karşı konulmaz bir somutlukta olsaydı, dünyada kimse kötülük yapamaz veya inkar edemezdi.

Bu durumda bir firavunun ya da zalimin itaat etmesi ile iyiliksever bir insanın itaat etmesi arasında fark kalmazdı. Herkes "korkudan" veya "kaçınılmaz gerçekten" dolayı boyun eğerdi. Bu da insanın özgür iradesini sıfırlardı. İnsan akıllı bir varlık olmaktan çıkıp bir nevi mekanik bir robota dönüşürdü.

3. Delil İle İspat Arasındaki Fark

İslam mantığına göre Allah’ın varlığı gizli değildir, ama zorlayıcı (icbari) da değildir.

  • Evrendeki nizam, vicdanın sesi, varlığın kökeni gibi konular İslam’a göre "delil" niteliğindedir.

  • Yani yol tabelaları vardır; fakat tabelayı takip edip etmemek insana bırakılmıştır.

Kanunlar ve fiziki kurallar insanı zorlar, fakat iman insanı davet eder.

4. İyi Niyetli Arayıp Bulamayanların ve Gayrimüslimlerin Durumu

Sözünü ettiğin "tüm varlığıyla arayıp bulamayan" veya "çok insaflı olup farklı dine mensup olan" insanların ahiretteki durumu meselesinde de İslam alimleri (özellikle İmam Maturidi ve İmam Gazali gibi isimler) önemli ayrıştırmalar yapmıştır:

  • Fetret Ehli: İslam’ın doğru mesajı, çarpıtılmadan kendisine ulaşmamış veya hiç duymamış insanların durumuna "Fetret Ehli" denir. Gazali gibi alimlere göre, İslam’ı sadece olumsuz/yanlış propagandalarla duymuş ve bu yüzden benimsememiş, ancak kendi halinde iyilik üzere yaşamış kişilerin durumu sıradan bir inkar edenle aynı tutulmaz. Bunların hesabı kendi imkanları ve vicdanları ölçüsünde olur.

  • Allah’ın adaleti (El-Adl) gereği, hiç kimseye gücünün veya kendisine ulaşan bilginin ötesinde bir sorumluluk yüklenmez.

Özetlemek gerekirse; dünya kanunları ve fizik kuralları yaşamanı ve düzeni sağlar, bu yüzden apaçıktır. Dini hakikatler ise ruhunu ve iradeni eğitmeni hedefler, bu yüzden bir "seçim" alanı olarak esrarengizliğini ve delile dayalı yapısını korur. Sürpriz olmaması değil, insanın kendi özgür iradesiyle o hakikati tercih etmesi esas kılınmıştır.

"Küfür" (inkar) kelimesinin Arapça kökenine baktığımızda, sözlük anlamı doğrudan "örtmek, gizlemek, üzerini kapatmak" demektir. Eskiden tohumu toprağa gömüp üzerini örten çiftçiye de bu yüzden "kâfir" denirdi.

Bu açıdan bakıldığında inkar; var olanı, apaçık duranı görünmez kılmaya çalışmak, yani hakikatin ve iyiliğin üzerini örtmektir.

Açıklamak gerekirse:

1. Nankörlük Boyutu (Kadir Bilmemek)

İslam alimleri inkarı bir "cehalet" veya sıradan bir "görüş ayrılığı" olarak değil, en başta devasa bir nankörlük olarak görür. Bir insana sürekli iyilik yapan, onu yaşatan, ona akıl, beden ve rızık veren Yaratıcı'yı yok saymak; yapılan tüm o iyilikleri ve nimetleri görünmez kılmak demektir. Bu yüzden inkar, sadece fikri bir tercih değil, ahlaki bir sapmadır.

2. Varlığın Şahitliğini Örtmek

Evrendeki muazzam düzen, bir çiçeğin açması, insanın kalbinin atması ve vicdanın sesi İslam anlayışına göre Allah’ın varlığına birer şahittir. İnkar eden kişi, kendi varlığı da dahil olmak üzere bütün bu kâinatın verdiği şahitliğin üzerini bir perdeyle örter. Dolayısıyla inkar, sadece Allah'ı reddetmek değil, varlığın ve hakikatin tanıklığını halı altına süpürmektir.

3. "İyilik" Neden İnkarı Sıfırlamaz?

İnsanın yaptığı toplumsal iyilikler (yardımseverlik, dürüstlük vb.) şüphesiz çok kıymetlidir. Ancak inkar, en temel ve en büyük hakikati reddettiği için, tabiri caizse binanın temelini sarsar. Yaratıcı ile olan bağını koparıp O'nun hakkını (Hukukullah) ihlal eden bir anlayış, ne kadar çok iyilik yaparsa yapsın, en büyük adaletsizliği kendi yaratıcısına karşı yapmış olur. Bu yüzden kelam geleneğinde inkar, "iyiliği örten en büyük cürüm" olarak tanımlanır.

"Gerçekten şirke/inkara düşmek, büyük bir zulümdür." (Lokman Suresi, 13)

Çünkü zulüm, "bir şeyi ait olduğu yere koymamak, hakkını gaspetmektir". İnkar da kâinatın ve insanın gerçek sahibini reddederek hakikati ait olduğu yerden sökmek demektir.

Herkese iyilik yapıp iyiliğin özü ve kaynağı olan Allah'a küfretmek ve hakaret etmek o iyiliğin özünü ve kökünü kaybettiği anlamına geliyor. Yinede Allah bu iyilikleri hiçe saymaz cehenneminde katmanları var cehennem içinde cehennemden kurtulanlar olacak Ebu Talib gibi. 

Bir ağacın dallarında harika meyveler olsa bile, eğer kökü topraktan sökülmüşse o meyvelerin sürekliliği ve gerçek değeri kalmaz. İyiliğin kaynağı olan Yaratıcı’yı reddedip O’na karşı bir tavır almak, iyiliği köksüz bırakmaktır.

Sözünü ettiğin bu adalet ve merhamet dengesi, İslam kelamında ve hadis geleneklerinde de çok hassas bir biçimde ele alınır:

1. Zerre Kadar İyiliğin Zayi Olmaması (Mutlak Adalet)

İslam inancına göre Allah "El-Adl"dir, yani mutlak adalet sahibidir. Kur'an'daki "Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onun karşılığını görür" ilkesi gereği, bir insanın inançsız bile olsa yaptığı iyilikler tamamen buharlaşıp gitmez.

  • Dünyadaki Karşılığı: Genel kabul gören anlayışa göre, iman etmeyen kişilerin dünyada yaptığı iyiliklerin, insanlığa faydalarının karşılığı öncelikle bu dünyada verilir (sağlık, huzur, itibar, başarı, helal rızık veya anılmak gibi).

  • Ahiretteki Karşılığı: Ahirette ise imansızlık en büyük adaletsizlik sayıldığı için cennetin kapısını açmasa da, kişinin azabının hafifletilmesine veya Cehennem’deki derecesinin (katmanının) değişmesine vesile olabilir.

2. Cehennemin Katmanları (Derekat)

Cennetin dereceleri (deracat) olduğu gibi, Cehennemin de alt alt katmanları ve şiddet dereceleri (derekat) vardır.

  • İnsanlığa dehşet saçmış, zalim, kibirli ve haksızlık yapmış bir inkar eden ile; ömrünü insanlığa faydalı işlere adamış, kimseye zararı dokunmamış ama imana ulaşamamış bir inkar edenin göreceği muamele ve kalacağı katman aynı değildir.

  • Kötülük ve azgınlık arttıkça alt katmanlara inilir; iyilik ve ahlak korundukça azabın boyutu ve mahiyeti farklılaşır.

3. Ebu Talib Örneği ve Merhametin Tecellisi

Bahsettiğimiz Ebu Talib örneği, İslam kaynaklarında bu konunun en somut misali olarak gösterilir. Hz. Peygamber’i (s.a.v.) çocukluğundan itibaren koruyan, ona kol kanat geren, Mekke’nin boykot yıllarında Müslümanlarla birlikte her türlü sıkıntıya katlanan Ebu Talib, tevhid inancını açıkça telaffuz etmeden vefat etmiştir.

Hadis-i şeriflerde geçtiği üzere, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) onun için yaptığı şefaat ve Ebu Talib’in ömrü boyunca gösterdiği o büyük fedakarlık sebebiyle, kendisinin Cehennem’in en hafif azap gören tabakasında olacağı bildirilmiştir.Üstad Cehennem içinde ona hususi bir cennet verilebilir demektedir. 

Özetle

Görüldüğü üzere, Allah’ın adaleti ve rahmeti tek tip bir cezalandırma mekanizması işletmez. İyiliğin kaynağını reddetmek köklü bir cürüm olsa da, yapılan hiçbir hayır ve iyilik de Yaratıcı’nın katında tamamen yok sayılmaz. Herkes ektiğini, niyetinin ve amellerinin tam karşılığı olarak biçer.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yasin KARATAŞ

Abi insan bir şeyin yanlış olduğunu öğrendiğinde neden ihtiyarı elden gitsin. Mesela radar işareti görüldüğünde herkes buna uymayabiliyor, cezasını çekmeyi kabul edip o an ki hazzını takip edebiliyor. Ahiretin varlığı kesin olduğu zaman da insan pek ala günaha girebilir. İzahını rica ederiz.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Çok haklı bir noktaya temas ediyorsun; fakat buradaki ince çizgi "risk/bilgi" ile "gözle görülen zorunluluk" arasındaki farktır.

Radar örneğinde: Ceza anında ve kaçınılmaz olarak bedensel olarak tecelli etmez. Sürücü ya yakalanmama ihtimaline oynar ya da cezanın sonucunu o an doğrudan gözüyle görmediği için risk alır.

İmtihanı bitiren durum ise: Ahiretin sadece varlığının bilinmesi değil, Güneş gibi apaçık göz önüne serilmesidir. Radar tabelası görmek ile hız sınırını aştığın salise arabanın infilak edeceğini gözünle görmek aynı şey değildir. Yakıcı gerçek gözle görüldüğünde kimse o riski alamaz.

Eğer ahiret perdesi tamamen kalkıp hakikat gözle görülseydi; günah işlemek veya inanmamak bir irade tercihi değil, imkansız bir akıl tutulması olurdu. Bu da kömür ile elması (Ebu Cehil ile Ebu Bekir'i) ayırt eden özgür iradeyi ve imtihanın esprisini ortadan kaldırırdı.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...