"Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm..." Remz'in tamamını kısaca izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm."(1)

Eskiden geceleyin yol alan kervanlar yollarını yıldızlarla tayin ederlermiş. Onun için Resul-i Ekrem Efendimiz (asm), sahabelerini yıldızlara benzetiyor ve “Benim sahabelerim, yıldızlar gibidir. Onlardan hangisine uyarsanız hidayete ulaşırsınız.”(2) buyuruyor.

Bu hadis-i şerifte, hidayete ermek “semaya çıkmaya” benzetilmiş oluyor. İnsan hangi sahabeye tâbi olsa hidayet semasına varır.

Üstadımız burada da sünnetleri “hakikat semasının yıldızlarına” teşbih etmiş oluyor. Hakikat semasına ulaşmanın yolunun sünnetlere uymaktan geçtiğini ifade ediyor.

Burada geçen “vesvese” kelimesi, hakikatin ne olduğu hususunda şüpheye düşerek tereddütler içinde bocalamak manasında; “evham” ise bu arayış esnasında hakiki olmayan asılsız yollara sapmak manasında kullanılmıştır.

“Her bir sünnet veya bir hadd-i şer'î, zulmetli dalalet yollarında güneş gibi parlıyor.”

Dalalet, yanlış fikirlere sapmak demektir. Bu cümlede hak ve hakikati bulmak aydınlığa kavuşmaya, her türlü batıl anlayış, yanlış fikir, bozuk inanç ise karanlığa benzetilmiştir. Bu karanlık yollara sapmayıp güneşi bulmanın yolu, Kur’ân’ın hükümlerine ve Resulullah Efendimizin (asm.) sünnetlerine uymaktır.

Şeriatın hükümleri, Cenâb-ı Hakk’ın emretmesi cihetiyle farz, Habib-i Kibriya Efendimizin (asm.) tatbikatı cihetiyle de sünnet oluyor. Yani, her farz aynı zamanda sünnettir. Öte yandan, âyetlerde açıkça yer almayan “yemek, içmek, konuşmak, yatmak adabı” gibi birçok muameleyi de Allah Resulü (asm.) yine Allah’ın ilhamıyla bizlere ders vermiş ve insanlık âlemine her hususta rehber ve pişdar olmuştur.

“O yollarda insan, zerre-miskal o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse; şeytanlara mel'ab, evhama merkeb, ehval ve korkulara ma'rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olacaktır.”

Yani, insan İlâhî hakikatleri bulma ve rıza dairesinde yaşama konularında vahye ve sünnete uymayıp da kendi aklıyla ve şahsî reyiyle hareket etse yahut batıl cereyanlara ve sapık inançlara kapılsa, şeytanlara oyuncak olur, onun ruh âlemine vehimler hâkim olur ve bu haldeki bir insan “dağlar kadar ağır yükleri sırtında taşıma” gibi çok zor bir durumda kalır.

Dağlar kadar ağır yükler, insan aklının tek başına ulaşamadığı hakikatler, bir çare bulamadığı problemler ve hangisinin doğru olduğuna karar vermekten aciz kaldığı bütün meselelerdir.

İtikad konusunda hak ve batılın ne olduğu, yeme, içme, konuşma, bakma, dinleme gibi fiillerde nelerin helâl, nelerin haram olduğu, kişinin ticaretini hangi esaslara göre yapacağı, aile yuvasını nasıl kuracağı, kimlerle evlenip evlenemeyeceği gibi binlerce meselede, hak ve hakikati tam olarak tespit etmek insan aklının takatini aşar. Bunların rehbersiz olarak bilinmesini Üstadımız dağlar kadar ağır yüklerin altına girmeye benzetiyor. Ve aklın bu işe takat getiremeyeceğini böylece nazara vermiş oluyor.

İnsan şahsî kuvvet ve aklına güvenip, “ben doğruları kendim bulurum, Peygambere (asm.) ve onun rehberliğine muhtaç değilim” derse; şeytana oyuncak, vehim ve şüphelere binek, korku ve endişelere müptela bir hasta, dağlar kadar yükleri taşımaya mecbur bir hamal durumuna düşer. Hâlbuki insanın böyle ağır yükleri yüklenmeye takati yoktur. İnsan ancak ve ancak; iman ve tevekkül ile mükelleftir.

Allah, insanı hidayete erme konusunda peygambere ve vahye muhtaç bir şekilde yaratmıştır. Bu yüzden insan, Allah’ın gönderdiği peygamberlere iman ve tevekkül ile teslim olmak zorundadır. Eğer olmaz ise, ağır bir yükün altına girmiş olur. Tıpkı ateş böceğinin cüz’î ışığına güvenip, güneşe meydan okuduktan sonra, zifiri karanlığa mahkûm olması gibi, insan da cüz’î aklına ve vehmî ilmine güvenip, vahiy güneşinin terbiye ve rehberliğine girmez ise; küfür ve şirk karanlığına mahkûm olur. Hem dünya saadetini hem de ahiret saadetini kaybeder. Dünyada ve ahirette çok bela ve sıkıntılara maruz kalır.

Mesela, insan kendi fikri ile ölüme baksa, ölümü bir yokluk, kabri ise dipsiz bir karanlık kuyu tevehhüm eder. Bu tevehhüm ile bela ve sıkıntılar çeker. Ölümdeki ayrılık ve hiçlik acısı hayatını bütünü ile zehir eder. Ama iman ve Kur’ân nazarı ile baksa, kabri nuranî âlemlerin kapısı, ölümü ebedî saadetin başlangıcı olarak görür. İnsan sadece aklına güvenirse bunun gibi binlerce hâdise karşısında çaresiz kalır, bela ve sıkıntılara duçar olur.

“Ve keza o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semaya çıkmak hamakatında bulunan Firavun gibi bir firavun olur...”

Burada Kur’ân’ın haber verdiği bir tarihî hâdise hatırlatılıyor:

Firavun, veziri Hâmân’a diyor ki, “Yüksek bir kule yap! Çıkıp bakalım Musa’nın bahsettiği Allah’ı görebilecek miyiz?” (Kasas Suresi, 28/38)

Böyle bir düşünceyi Üstadımız hamakat, yani ahmaklık olarak tarif ediyor. Firavun, maddeden ve mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakk’ı bu dünya gözüyle görmenin mümkün olmadığını bilmeyecek kadar ahmaktır. Her mekânda hazır olan Allah’ı görmek için kule yapmaya ve oraya çıkmaya elbette lüzum yoktur. O, bu dünyada ancak iman gözüyle görülür. Ahirette ise bütün ehl-i cennet rü’yete mazhar olacaklardır.

Burada Üstadımızın harika bir tespitini de hatırlayalım. Mesnevî-i Nuriye adlı eserinde Peygamberimiz (asm.) hakkında “Mi’rac yoluyla beka âlemine girdi” buyuruyor. Yani, Allah Resulünün (asm.) rü’yetullaha mazhar olması bu dünyada değil, mi’rac yoluyla girdiği beka âleminde gerçekleşmiştir. Hz. Musa (as.) ise Allah’ı bu dünyada görmek istemiş ve kendisine “Sen beni göremezsin” hitabı gelmişti.

İşte Firavun’un bir ahmaklığı da Hak elçisi olan Hz. Musa’nın nail olamadığı bir mazhariyete, Hâman’ın yapacağı kule ile erişebileceğini vehmetmesiydi...

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Katre.
(2) bk. Acluni, Keşfü'l-hafa, 1/132.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...