"Avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi..." ifadesini misalle izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Şeair; âdetler, İslâm işaretleri, İslâma ait kaideler demektir

Şeair; Hz. Peygamber’den (asm) günümüze kadar bütün Müslümanların devam ettirdikleri bir hakikattir. Onlara ilişmek umumun hakkına tecavüzdür. Şeairin yaşatılması farz-ı kifayedir. Şeair umumun hakkıdır ve cemiyete ait bir kulluk vazifesidir.

Şeaire dair olan sünnetler İslâm’ı ve ümmet-i Muhammedi temsil eden semboller ve alamet olan sünnetlerdir. Bir bayrağın bir ülkeyi temsil etmesi gibi, şeaire de Müslümanların nişanesi, temsil ve alametleridir.

İslâm’ın işaretleri olan şeair çok muhteliftir. Bazısı namaz gibi farzdır. Kimi kurban gibi vacibdir. Bazıları da sünnettir.

Allah'ı anmak, hamdetmek, ezan okumak, cenaze ve bayram namazı kılmak, selam vermek, kelime-i şehadet getirmek, namaz tesbihâtını yapmak, oruç tutmak, iftar ve sahur yapmak, besmele çekmek, kamet getirmek, hutbe okumak hep şeairdir.

Bir beldede ezanın okunmaması herkesi mes’ul eder. Ama bir kişinin ezan okunması ile o mes’uliyet ortadan kalkar. Çünkü şeair, bütün Müslümanların müşterek değerlerini ifade eder. Çünkü umumun hukukunun yanında, şahsın hukuku o kadar kıymet ifade etmemektedir. Her ne kadar şahsî ubudiyetin Cenab-ı Hakk'ın katında ayrı bir ehemmiyeti olsa da umumun hakkı noktasından değerlendirdiğimizde, ekseriyetin hukuku ağır basmaktadır.

Ezan okumak, cenaze namazı kılmak, tebliğ yapmak gibi şeairler farz-ı kifayedir; birilerinin yapmasıyla diğer insanlar mes’uliyetten kurtulurlar.

Bediüzzaman Hazretleri de ezan, selam ve hutbe gibi şeairlerin ehemmiyetini bu Lem’a’da şöyle ifade ediyor:

“Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev’inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.” (Lem’alar, 11. Lem’a)

Üstad Hazretleri başka bir eserinde de İslâm’ın şeairlerini tağyir etmenin ne derece mahzurlu olduğunu şöyle ifade eder:

“Bu şeairin umuma taalluk cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz’îsi en büyük bir mes’ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!..” (29. Mektub)

“Ey iman edenler! Allah’ın (koyduğu, dinî) şeairlerine (işaretlerine, nişanelerine) haram aya, (Allah’a hediye edilmiş) kurbana, (ondaki) gerdanlıklara, Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Haram’a yönelmiş kimselere (tecavüz ve) saygısızlık etmeyin.” (Maide Suresi, 5/2)

“Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah’ın koyduğu nişanlardandır.” (Bakara Suresi, 2/158)

Bu ayetlerde geçen şeair kelimesi ezan, selam, kurban ve hac gibi İslâm dininin alametlerini, işaretlerini ve nişanelerini ifade etmektedir.

Avam mü’minlerin istinad noktaları medreseler, tekkeler, devlet ve müesseseleri, bunun yanında İslam’ın temel esası ve alametleri olan imanın altı şartı ve İslam’ın beş esası olan; namaz, oruç, hac, zekât ve kelime-i şehadettir.

Bu istinad noktalarından medrese ve tekkeler kapatıldı, imanın zayıflamasına, ibadetlerin ve bazı şeairlerin terk edilmesi sebep oldu. Hâlbuki medreselerde insanları cehaletten kurtarıp, İslam dinini hakkıyla anlatan ilim ve irfan erbabı binlerce âlim yetişti, tekke ve hangâhlarda da millet tenvir ve irşad ediliyordu.

İşte Üstad'ın ve Risale-i Nur'un endişesi ve birinci gayesi, bu şuurun ta’dil ve tamir edilmesidir. Mü’minlerin imanı sarsıldı mı geriye ne ahlak ne medeniyet ne de insanlık kalır. Kâfirler bunu çok iyi bildikleri için, en çok bu iman esasına saldırmışlar ve halen de saldırıyorlar...

Üstad Hazretleri bu husustaki ızdırabını şöyle dile getiriyor:

Bana ıztırab veren," dedi "Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!.."(Tarihçe-i Hayat)

O ifsad döneminde Şeair-i İslâmiye ortadan kaldırılıyor ve ümmet de buna inandırılıyor. Şeair-i İslâmiye'nin lüzumsuz olduğu kabul ediliyor hatta şeairi yaşayanlar kınanıyordu. İşte böyle bir asırda dini yaşamak, sünnete göre hareket etmek elbette ki kolay değildir. Bunun için de sünneti rehber etmek bu zamanda çok mühim bir vazife ve çok sevaptar bir ibadet hükmüne geçiyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...