Bediüzzaman, "Hristiyanları kurtarmak ve cennete sokmak istiyor." iddiasına cevap verir misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
“Bediüzzaman, Hristiyanları kurtarmak ve cennete sokmak istiyor” şeklindeki iddia ön yargılı olduğu gibi, oldukça cahilce bir itirazdır. Bediüzzaman hazretlerinin ifadelerinde imanın muhteşem haşmetini, coşkun şefkatini görmek yerine, bu tür önyargılarla itiraz etmeye yeltenmek gerçekten oldukça tuhaf bir yaklaşımdır. Bu meseleyi birkaç madde hâlinde açıklamaya çalışacağız:
a) Bu gibi düşünceler, Üstad tarafından durup dururken ortaya atılan fikirler değildir. Bilakis, büyük insanlık olan İslam’ın verdiği imani ve insani merhametten kaynaklanan kalbi tasavvurlardır. Şu ifadelerinden bunu anlamak mümkündür:
“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevi ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu.”(1)
Allah’ın sonsuz rahmetinin iman vasıtasıyla imanın zirvesinde olan mümin kullarının kalbine yansımasından ibaret olan bu “ahsen-i takvim” kıvamındaki lahuti ve nebevi ahlakı, müminlerin medar-ı iftiharı bir tablo olarak değerlendirmek gerekirken, bunu “kısacık aklının ve daracık kalbinin” ölçülerine göre değerlendirmek yerden göğe haksızlıktır.
b) Unutmamak gerekir ki, bu şefkatin coşkun feveranından kaynaklanan büyük bir üzüntüyü gidermeye yönelik olarak teskin edici bu değerlendirmeler, Üstad'ın düşünerek ortaya koyduğu bir fikir mahsulü değildir. Bilakis, insaf sahibi dost ve düşmanın kabul ettiği gibi, ilhama mazhar olan ve Risale-i Nur Külliyatı gibi 6.000'den fazla sayfa tutan eserlerinin büyük bir kısmını bu ilhamla yazan, “İşaratu’l-İ’caz” gibi harika bir tefsiri, savaşırken/savaş esnasında yazan Bediüzzaman hazretlerinin kalbine ilham edilen bir hakikattir. Onun şu ifadelerinde bu gerçeği görüyoruz:
“Birden ihtar edildi ki:
"Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfât vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor."(2)
c) II. Dünya savaşında kâfirlerin birbiriyle boğuştuğu o harbin acımasız yüzünü -görünürde hiçbir medya ve benzeri vasıtalardan duymadığı hâlde- manen müşahade eden Üstad, aynı şekilde ona teselli veren bir hakikat da manevî canipten ihtar edilmiştir.
Demek ki, Üstad, bu savaşın acımasız yüzünü de manen görmüş ve üzülmüş olduğu gibi, bu manevi müşahedelerden kaynaklanan üzüntüyü gideren teselli edici hakikat da manevi canipten ilham yoluyla ihtar edilmiştir. Aşağıdaki ifadelerinden bu gerçeği görmek mümkündür:
“Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevi ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:"
1) O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsuun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfât-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.”(3)
Bediüzzaman’ın bu manevî ihtardan aldığı bu değerlendirme, tamamen İslam’ın esaslarına münasiptir ve İslam alimlerinin görüşleriyle tamamen örtüşmektedir.
2) “(bu savaşta ölenler, yaş olarak) On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü ahir zamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem ahir zamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslamiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten teselli buldum.”(4)
Bu ifadede yer alan şu mühim noktalara dikkat etmek gerekir:
Birincisi: Bu savaşta masum ve mazlum olarak ölenlerin mükâfatı vardır. Masum demek, bu savaş cinayetinde hiçbir dahli olmamış kimseler demektir. Mazlum demek, hak etmediği hâlde haksız yere zulmen öldürülmüş kimseler demektir. İslam’a göre, mazlumun hakkı mutlaka verilir. Hatta “boynuzsuz koyunun hakkı dahi boynuzlu olandan alınır.” Hayvanların hakkını ihmal etmeyen Allah, insanların hukukunu hiç zayi eder mi? “Karıncaya bilerek basmayı yasaklayan bir şeriat hiç insanların hukukunu göz ardı eder mi?”
Demek ki “masum- mazlum” mefhumları bu meselenin çözümünde iki anahtar kelimedir. Bu iki unsurun dini olmaz. İlahi adalet, zalim ve cani Müslüman’a ceza; mazlum ve masum gayri müslime de mükâfat verir. Bu ilahi adaletin bir tezahürüdür.
İkincisi: Bu asır bir fetret asrıdır. Çünkü İslam dini bir derece gizlenmiş, Müslümanlar içinde bulundukları perişan konumları sebebiyle özellikle, uzaktaki gayri müslimlere dini tebliğ etme kabiliyetini bir derece kaybetmişlerdir. Öyle ki kimse onları artık dikkate almıyordu.
İşte bilinen Fetret devrindeki insanlar dini sorumluluktan muaf tutulduğu gibi, bir nevi fetret devri olan bu asırda da mühim ölçüde muaf tutulmaları İslam’ın “fetret” prensibinin gereğidir.
O hâlde “bu gaddar canilerin tutuşturduğu savaşın mağdur ve mazlumları olan bu fetret masumlarının mükâfatı, Müslümanlar gibi bir nevi şahadet rütbesi olması”, İslam’ın fetret anlayışına tamamen örtüşmektedir.
Üçüncüsü: Yaşlılar, musibetzedeler/yani boş yere ateşe atılanlar. Kadınlar, sırf ibadetleriyle meşgul olanlar, silahlarıyla savaşa katılmayanlar ve benzeri mazlum ve mağdurların mükâfatı masumiyetlerinin bir gereği olduğu gibi, Allah’ın o sonsuz adalet ve merhametinin muktezasıdır.
3) “Eğer o felaketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden (hazırlayan) gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.”
(Burada söylenecek başka sözün olduğunu düşünmüyoruz.)
4) “Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi (bütün semavi dinlerin otak paydası olan iman esaslarını) ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakarlığın manevi ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir.”(5)
“Zerre kadar iyilik yapanlar onu görür, zerre kadar kötülük yapan onu görür.”(Zilzal, 99/7-8)
Mealindeki Kur’an’ın ifadesi çok açıktır. Ve buradaki ifade dahi tamamen Kur’an’ın ve İslam’ın ruhuna uygundur.
Netice olarak denilebilir ki; bu meseledeki değerlendirme manevî canipten gelen bir ilhamdır ve İslam’ın ruhuna uygundur. Bu ilhama mazhar olan zat ise, bu son asrın müceddididir. Yanında hiçbir kaynak olmadığı hâlde 130 eser yazan bir allamedir. Zahir ve batın ilimlerinden ötürü “Bediüzzaman” unvanına layık görülmüş bir ferd-i feriddir.
Bu özelliklere sahip olan bir zatın söylediklerini ön yargı fanatizmiyle bir çırpıda kestirip atmak, ilmi insaf ve fıtri vicdan ölçüleriyle bağdaşmaz.
En kötümser bir yaklaşımla: "Şayet bu konu onun bir içtihadı ise ve hatalı olduğu ispat edilse bile, bu husus ilmen –itirazcıların yaptığı gibi aşırı bir- medar-ı tenkit olamaz. Çünkü, müçtehid hata da etse bir sevap alır."
Genel olarak müçtehitler hakkında kabul edilen bu kuralı, “Bediüzzaman” gibi maddî ve manevî ilimlerle mücehhez bir müçtehid hakkında geçersiz saymak, çok hatalı ve taraflı ve de garazkâr bir yaklaşım olarak kabul edilmek durumundadır.
Dipnotlar:
(1) bk. Kastamonu Lahikası , (76. Mektup)
(2) bk. a.g.e.
(3) bk. a.g.e.
(4) bk. a.g.e.
(5) bk. a.g.e.
İlave bilgi için tıklayınız:
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
"Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. "
Burada her masum Hristiyan cennete gider denilmiyor. 'Fetret gibi karanlıkta kalan' şartı dahilinde masum Hristiyanlar cennete gider deniliyor. Yoksa fetret ehli olmayan, İslâmın ulaştığı Hristiyanlar masum da olsa Cennete giremezler. Belki dünya olarak masumluk zikredilmiş olabilir ama dinen masumluk olarak yorumladım ben. İtikaden masumluk, teklif gelmeme durumu yani. Yoksa mazlum olan Cennete gitmese de hakkını zalimden alır.
Allah ahirette müslümandan başkasına merhamet edilmeyeceğini ve kafirlerin cehenneme gireceğini vaad ediyor. Siz aksini mi iddia ediyorsunuz? Allah kafire en büyük zalim düşmanım diyor siz masum mazlum diyorsunuz? Siz Allahtan daha mı merhametlisiniz?
Konuyu bağlamından koparıp, konu bütünlüğü içinde bakmayıp böyle yüzeysel bir hüküm çıkarmanız biraz insafsızlık olmuş. Bir çok ayette ve hadislerde cehennemin kendi içinde derecelere ayrıldığı, ceza ve azap noktasından her kafirin eşit olmadığı, fetret dönemi ile ilgili ayet ve hadisler gibi bir çok husus sizi tekzip ediyor. Bir ayeti yorumlarken bu ayetin diğer ayetlerle olan ilişkilerinede bakmak gerekiyor ya da bu ayeti hadisler nasıl tefsir etmiş ona da bakmak icap ediyor. Burada kafirler direk cennete girecek denilmiyor “Biz bir resul gönderinceye kadar tazip etmeyiz. (azap verici olmayız)” meâlindeki âyet-i kerimeye dayanarak İslam nurunu bilmeyen masum ve mazlumların sorumlu olmayacağı ifade ediliyor.
https://sorularlarisale.com/bediuzzaman-hristiyanlara-veya-anzaklara-sehit-demis-midir-fetret-devri-hakkinda-bediuzzamanin-gorusleri-nelerdir