Block title
Block content

Bediüzzaman'ın Bir Şeyhi Olmuş mudur?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bediüzzaman Hazretleri çocukluğunda ders alırken bazı şeyhlerden de ders aldığını söyler. Ancak bu tarikat dersi olmaktan çok ilim, yani eski medreselerde öğretilen Arapça ilmi kasdedilmektedir.

Tarikat, İslam'ın yaşanma tarzlarından biridir. Yani, İslam tarikatla da yaşanır, tarikatsız da...

Bediüzzaman, günümüz şartlarında “ilim içinde hakikate bir yol bularak” yeni bir yol, yeni bir çığır açmıştır. Kendisi doğrudan tarikatta olmamakla birlikte tarikatların zikirlerini okumuş, o yolların feyzinden istifade etmiştir. “Nur risalelerinin on iki tarikatın hülasası olduğunu” söyler.

Dolayısıyla, Bediüzzaman, tarikatın içinde olmamakla birlikte -haşa- ona karşı da değildir. Yirmi Dokuzuncu Mektup'ta yer alan “Telvihat-ı Tis’a” isimli eseri tarikatı artılarıyla ve eksileriyle ele alan harika değerlendirmelerle doludur. Böyle bir esere, tarikat mensuplarının da ihtiyacı vardır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

talib81
-Haşa- Sultanul Arifin olan Sami Ramazanoğlu, halefi Musa Topbaş Hz.leri ve pek çok şahit olan muhterem zat yalan söylüyor size göre demek ki! Es'ad Erbili Hz.lerinden Kadiri dersi aldığını bu Zatlar haber vermektedir. Onları yalancı kabul etmek size yeter.. İsterseniz meşrep taassubunu bırakıp ne yaptığınızı bir daha düşünün.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

Bediüzzamanın herhangi bir şeyhten el alıp almadığına dair verilen cevabı  yetersiz veya yanlış bulmak herkesin hakkı olduğu gibi, sizin de hakkınızdır.
Ancak, neden yanlış olduğunu ispat eden  hiç bir ilmi ve tarihi delile dayanmadan, galiz tabirler kullanarak muhatabına hakaret etmek, bir mümine yakışmadığı gibi, hakkınız da değildir. Hesap gününe inanan bir mümin böyle rahat hareket edemez.
Herkesin mutlaka hatası ve yanlışı olabilir. Nitekim cemaatler de insanlardan meydana gelmektedir. Taassup ta sergileyebilirler, günah ta işleyebilirler. Bu yanlışların olması, din düşmanları tarafından kınanıp, hakaret etmelerine sebep olabilir. Fakat bir mümin, kardeşini sever ve sevmeli, fenalığı ve yanlışı için yalnız acır, tahakküm ve hakaret ile değil, lütuf ve nezaketle ıslahına çalışmalıdır.
Fikirler delillerle çürütülür. Hakaretle değil. İddianızı ilmi ve tarihi delillerle ispat etmiş olsaydınız,  bizi bir yanlıştan kurtararak katkıda bulunmuş olurdunuz. Böylece, hem siz sevap kazanacak ve hem de biz istifade edecektik.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
muverrih

Tarihçe-i HAYAT'ta nakledildiğine göre Said Nursi, meşhur Nakşi meşayihinden bizatihi Seyyid Fehim ;  M. Esad Erbili ile yüzyüze görüşmüştür.  Aralarındaki En'am suresi 122. ayetinin farklı değerlendirmesi nedeniyle yapılan ve bir şekilde Risalelere girdiği bilinen yazışmadan da anlaşıldığına göre, Seyyid Abdulhakim Arvasi ile de tanış olmalıdır.  Ayrıca Eskişehir Cezaevinde bir süre birlikte kaldıkları Şeyh Şerafeddin Zeynel Abidin Dağıstani ile de aralarında dikkate değer bir iletişim olduğu Risale-i Nurlarda Kastamonu Lahikası ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi'de bizatihi kayıtlıdır. Bütün bu isimleri verilen ve bütün tasavvuf tarihi uzmanlarının ve akademisyenlerinin son devrin en önemli TASAVVUF ve TASARRUF büyüklerinden saydığı zevata Said Nursi'nin "sizin iddianıza göre" klasik tasavvuf yöntemine uyarak biat etMEmiş olmasını izah zordur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

Yukarıdaki ifadelerinizde, Üstadın, ismini verdiğiniz muhterem zatlarla tanıştığından ve aralarında bir iletişimin olduğundan bahsetmişsiniz. Ancak sizin iddia ettiğiniz ve bizim de cevap vermeye çalıştığımız konu, bu zatların tanışıp tanışmadığı değildir. Üstadın onlara biat edip el verip vermemesidir. Birisiyle tanışmanın veya herhangi bir şekilde iletişim kurmanın illa el vermek anlamına gelemeyeceğini bilirsiniz.
Kaldı ki, tarihçe-i hayatta bahsettiğiniz zatlarla ilgili yalnız şeyh Fehim'den bahsedilmektedir. Enam suresindeki herhangi bir ayetle ilgili tartışma, risalelerde mevcut değildir. ilk cevabımızda da ifade ettiğimiz gibi, "şu eserde şöyle deniyor," demek, ilmi bir yaklaşım değildir. O eserden alıntı yapacaksınız veya sayfa numarası vereceksiniz. Tıpkı aşağıda yapıldığı gibi.
"Molla Said, Şarkın büyük ulema ve meşayihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tağî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmet Küfrevî gibi zevat-ı aliyenin herbirisinden ilm ü irfan husûsunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları fevkalade severdi. Ulemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardı." (Tarihçe-i hayat, sayfa: 65)
Biz burada, bir tarihi gerçeğin anlaşılmasına hizmet etmek istediğimiz için, bu konu üzerinde duruyoruz. Yoksa bu tartışmanın çok ta yararlı olduğu kanaatinde değiliz. Zira büyük zatlardan birinin bir diğerine el verip vermemesini ispat etmek, ne bizim için,  Ne de o zatlar açısından bir anlam ifade eder.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
mesece

Esselamu aleykum. Hazırlamış olduğunuz sayfayı uzun bir süredir ilgiyle takip ediyor ve istifadeye çalışıyorum. Zira bir insan ne kadar zeki ve birikimli olursa olsun, her bir meseleyi tam olarak anlayamayabilir ya da değişik açılardan değerlendiremeyebilir. Bu cihetle yaptığınız hizmeti bütün ruh u canımla takdir ediyorum.

Fakat iki gündür Üstadın el alması hikâyesi ile  ilgili soru ve yorumları ibretle okuyorum. Bir Müslüman ve Nur talebesi olarak, hiçbir din kardeşimin meslek ve meşrebini tartışma konusu, eleştiri konusu yapmayı kendime yakıştıramam. Ve herkesin, kendi meslek ve meşrebini daha güzel hatta en güzel olarak görmesine de bir şey diyemem.  Herkesin kendi hocası, şeyhi her nesi ise, onu diğerlerinden büyük görmesine de itirazım olmaz.  Ama Üstadım ve Nurların meslek-meşrebi söz konusu olursa orada da akan sular durur.

Üstadımızı bir şeyhle irtibatlandırmak isteyenlerin doğrusu ne yapmak istediklerini anlayabilmiş değilim. Bu şekilde kendi şeyhlerini mi büyütmek istiyorlar ve Üstadı da yanlarında mı görmek istiyorlar. Yoksa Üstadımızı onlardan daha aşağı bir mertebede mi görmek istiyorlar, doğrusu kalplerindekini bilemem.  Nurlardan sadece bir iki misal olarak aldığımız aşağıdaki hususları önce dikkatle okuyup anlamaların ve onlardan sonra da insafla değerlendirmelerini Rica ediyorum. Yirmisekizinci Mektub Üçüncü Mes'ele olan Üçüncü Risale [Şu mes'ele umum ihvanımın ekseri lisan-ı hal ile ve bir kısmının lisan-ı kal ile ettikleri umumî bir sualin, has ve hususî ve mahremce bir cevabıdır.] Üçüncü Nokta: Bundan otuz sene evvel, Eski Said'in gafil kafasına müdhiş tokatlar indi, "El-mevtü hakkun" kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Meded istedi, bir yol aradı, bir halaskâr taharri etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddüdde kaldı. Gavs-ı A'zam olan Şeyh-i Geylanî Radıyallahü Anh'ın "Fütuh-ul Gayb" namındaki kitabıyla tefe'ül etti. Tefe'ülde şu çıktı: «Acibdir ki; o vakit ben, Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye âzası idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir. İşte Hazret-i Şeyh bana der ki: "Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!" Ben dedim: "Sen tabibim ol!" Tuttum, kendimi ona muhatab addederek, o kitabı bana hitab ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyat-ı şifakâraneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim, çok istifaza ettim. Sonra İmam-ı Rabbanî'nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefe'ül ederek açtım. Acaibdendir ki, bütün Mektubatında yalnız iki yerde "Bediüzzaman" lafzı var. O iki mektub bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektubların başında "Mirza Bediüzzaman'a Mektub" diye yazılı olarak gördüm. Fesübhanallah dedim, bu bana hitab ediyor. O zaman Eski Said'in bir lâkabı, "Bediüzzaman"dı. Halbuki hicretin üçyüz senesinde, Bediüzzaman-ı Hemedanî'den başka o lâkabla iştihar etmiş zâtları bilmiyordum. Halbuki İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zâtın hali, benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnız İmam, o mektublarında tavsiye ettiği gibi çok mektublarında musırrane şunu tavsiye ediyor: "Tevhid-i kıble et." Yani: Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma. Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma ve ahval-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm: "Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim?" tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı cazibedar hasiyetler var. Biriyle iktifa edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle kalbime geldi ki: "Bu muhtelif turukların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi, Kur'an-ı Hakîm'dir. Hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise, en a'lâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. Nâkıs ve perişan istidadım elbette lâyıkıyla o Mürşid-i Hakikî'nin âb-ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor; fakat ehl-i kalb ve sahib-i halin derecatına göre o feyzi, o âb-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek Kur'andan gelen o Sözler ve o Nurlar, yalnız aklî mesail-i ilmiye değil; belki kalbî, ruhî, hâlî mesail-i imaniyedir ve pek yüksek ve kıymetdar maarif-i İlahiye hükmündedirler.

Feyzi kardeşim! Sen, Isparta Vilayetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede -Allah rahmet eylesin- mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zât, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur'un elli-altmış şakirdleri içinde celbkârane sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebâkisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur'un yüksek, kıymetdar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu. O şakirdlerin gayet keskin kalb basireti şöyle bir hakikatı anlamış ki: Risale-i Nur'la hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarîkat ve şeyhlik ise, velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü'mini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevablıdır. Çünki iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü'mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bâkiyeyi temin eder. Velayet ise, mü'minin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı veli yapmaktan daha sevablı bir hizmettir. İşte bu dakik sırrı, senin Isparta'lı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumun keskin kalbleri görmüş ki; benim gibi bîçare, günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı, müçtehidlere dahi tercih ettiler. Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutub, bir gavs-ı a'zam gelse, seni on günde velayet derecesine çıkaracağım dese, sen Risale-i Nur'u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın. Kastamonu Lâhikası). 

Bir düstur Risale-i Nur talebeleri, Risale-i Nur'un dâiresi hâricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale-i Nur'un penceresinden ışık veren mânevî güneşe bedel bir lâmbayı bulur, belki güneşi kaybeder. Hem Risale-i Nur'un dâiresindeki hâlis, pek kuvvetli ve her ferdine çok ruhları kazandıran ve Sahâbenin sırr-ı verâset-i Nübüvvetle meşreb-i uhuvvetkârânesini gösteren "meşreb-i hıllet ve meslek-i uhuvvet" ise, hâriç dâirelerde o pedere ve o mürşide üç cihetle zarar vermek suretiyle, bir pederi aramaya ihtiyaç bırakmaz; birtek peder yerine, pek çok ağabeyi buldurur. Elbette büyük kardeşlerin müteaddit şefkatleri, bir pederin şefkatini hiçe indirir. Dâireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her fert o şeyhini, mürşidini, dâirede dahi muhâfaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, dâireye girdikten sonra, ancak dâire içinde mürşid arayabilir. Hem Risaletü'n-Nur'un velâyet-i kübrâ olan sırr-ı verâset-i Nübüvvet feyzini veren ders-i hakâik dâiresindeki ilm-i hakikat dahi dâire hâricindeki tarikatlere ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarikati yanlış anlayıp, güzel rüyalar, hayaller, nur ve zevklere müptelâ ve âhiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefisperestler ola... Bu dünya dârü'l-hizmettir; külfet ve meşakkat ile ücret ölçülür-dârü'l-mükâfat değil. Onun içindir ki, ehl-i hakikat keşif ve kerâmetlerdeki ezvâk ve envâra ehemmiyet vermiyorlar. Belki bazan kaçıyorlar, setrini istiyorlar. Hem Risale-i Nur'un dâiresi çok geniştir; şâkirtleri pek çoktur. Hârice kaçanları aramaz, ehemmiyet vermez, belki daha içine almaz. Her insanda bir kalp var. Bir kalp ise, hem dâirede, hem hâriçte olamaz. Hem hâriçteki irşâda hevesli zâtlar, Risale-i Nur'un şâkirtleriyle meşgul olmamalı. Çünkü üç cihetle zarar görmeleri muhtemeldir. Takvâ dâiresindeki talebeler irşâda muhtaç olmadıkları gibi, hâriçte kesretli namazsızlar var. Onları bırakıp bunlarla meşgul olmak irşad değildir. Eğer bu şâkirtleri severse, evvelâ dâire içine girsin, o şâkirtlere peder değil, belki kardeş olsun-fazileti ziyade ise ağabeyleri olsun. Hem bu hâdisede göründü ki, Risale-i Nur'a intisâbın çok ehemmiyeti var ve çok pahalı düştü. Ve buna bu fiyatı veren ve o yolda bütün âlem-i İslâm nâmına dinsizliğe karşı mücâhede vaziyetini alan aklı başında bir adam, o elmas gibi mesleği terk edip başka mesleklere giremez. 

Kardeşlerim, Maatteessüf başımıza gelen şefkat tokatını, iki üç gündür, kat'i bir kanaatla anladım. Hattâ, ehl-i isyan hakkında gelen bir âyetin çok işarâtından bir işareti bize bakıyor gibi hissettim. O da şudur: [1] yâni: "Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihatı unuttukları ve amel etmedikleri vakit, onları tutup musîbet altına aldık." Evet, en âhirde sırr-ı ihlâsa dâir bir risâle bize yazdırıldı. Elhak, gayet âlî ve nurânî bir düstur-u uhuvvet idi. Ve on binler kuvvetle ancak mukabele edilir hâdiselere, musîbetlere karşı, o sırr-ı ihlâs ile on adamla mukavemet ettirebilir bir düstür-u kudsî idi. Fakat, maatteessüf başta ben, biz o ihtâr-ı mânevî ile amel edemedik. Bu âyetin mânâ-yı işârisiyle: cifrî tarihiyle bin üç yüz elli iki eder. Aynı tarihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokadına giriftâr olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokada mâruz olan kardeşlerimize medâr-ı tesellî ve kendilerine medâr-ı sevab ve istifade olmak için bu musîbetin içine alındı. Evet, ihtilâttan men olunduğum için üç aydan beri yeniden üç gündür ben, kardeşlerimin dâhilî ahvâline de muttâli oldum. Hiç hatır ve hayâlime gelmez en hâlis zannettiğim kardeşlerimde sırr-ı ihlâsa münâfi hareket vukûa gelmişti. Ondan anladım ki: âyetinin uzaktan uzağa bir mânâ-yı işârîsi bize de bakıyor. Ehl-i dalâlet için nâzil olan bu âyet onlara azaptır. Fakat bizim için terbiye-i nüfûs ve keffáretü'z-zünûb ve tezyîd-i derecât için şefkat tokadıdır. Biz elimizdeki kıymettar nimet-i İlâhiyeyi tam takdir etmediğimizden, tokat yediğimize bir delil şudur ki: En kudsî bir mücâhede-i mâneviyeyi tazammun eden ve sırr-ı verâset-i nübüvvetle velâyet-i kübrânın feyzine mazhar ve sahâbenin sırr-ı meşrebine medâr olan Risâle-i Nur ile hizmet-i kudsiye-i Kur'âniyemize kanâat etmeyip, menfaatı şimdilik bize pek az ve bu vaziyetimize mühim zararı muhtemel tarikat hevesinin birkaç defa şiddetle ihtarımla önü alınmasıdır. Yoksa, hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesânüdüyle bin yüz on birden dört kıymetine tenzil eden teşettüt-ü efkâr ve bu gayet ağır hâdiseye karşı kuvvetimizi hiçe indiren tenâfür-ü kulûba uğrayacaktı. Gülistan sahibi Şeyh Sa'di-i Şirâzî naklediyor, der: "Ben bir ehl-i kalbi tekyede, seyr-i sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin, dedim. O da dedi ki: Orada herkes kendi nefsini-eğer muvaffak olursa-kurtarabilir. Burada ise bu âlî-himmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Uluvv-ü cenâb, uluvv-ü himmet bunlardadır. Fazîlet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim." Şeyh Sa'dî bu vâkıayı, kısaca hülâsasını Gülistan'ında yazmıştır. Acaba, talebelerin, gibi sarf ve nahvin küçücük meseleleri tekkelerdeki virdlere râcih gelirse, Risâle-i Nur'un: deki hakaik-ı kudsiye-i imâniyeyi en kat'î ve vâzıh bir sûrette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid filozofları susturup ders verirken, onu bırakıp, yahut sekteye uğratıp, veyahut kanâat etmeyip, tarikat hevesiyle Risâle-i Nur'dan izin almayarak kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkak kesbettiğimizi gösteriyor. Said Nursî” Nurlardan yaptığımız bu iktibasların bir hayli uzun-fazla olduğunu biliyorum. Fakat bunlar Nurlardaki konuyla alakalı yerlerin zekatı dahi olamaz. Hem soru soranlar hem de yorum yapan değerli kardeşlerimin de göreceği gibi: GÜNEŞ VARKEN MUMLARIN ALTINA GİRMEYE LÜZUM OLMADIĞI GİBİ; BİR MAREŞALİN BİR ÇAVUŞA TABİ OLMASI DE MÜMKÜN DEĞİLDİR.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

Bediüzzaman, üveysi bir surette, kimden ve  nasıl ders aldığını, Emirdağ Lahikasında şöyle ifade etmektedir:
"Zaten Üveysi bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azamdan (k.s.) ve Zeynelabidin (r.a.) ve Hasan, Hüseyin (r.a.) vasıtasıyla İmam-ı Ali den (r.a.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir."

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
aciz ferd
MAAŞALLAH BAREKALLAH..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
birkanaksut

Nur iklimi ekibine ve mesece kardeşimize binler maşallah ve barekallah...Risale-i Nur'un ne olduğunu en iyi Risale-i Nur'u okuyarak anlayabiliriz..Ey Ehl-i Tarikat!! Nurları okuyunuz imanınızı arttırınız.. Nur risaleleri tarikatı red etmez..Hatta yardım eder.. Sizin de Nur risalelerini okuyup istifade etmeniz de üzerinize Vaciptir..
Selam ve Dua ile..

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
şefkat
ÜSTAD'IN ŞAHSİ KEMALAT SAHİBİ OLAN MÜRŞİTLERDEN EL ALMASI O KADAR ÖNEMLİ DEĞİLDİR.ZİRA O ÜVEYSİ BİR ŞEKİLDE DERSİNİ HZ.ALİ'DEN(KV),ABDULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNDEN (RA),ZEYNELABİDİN HAZRETLERİNDEN ALMIŞTIR.O ZMANKİ MÜRŞİTLERİN EVVELKİ SAYDIKLARIMDAN FARKI ORTADADIR. ÜSTADIMIZ İLM-Ü LEDÜN SAHİBİDİR.BU İLİM ALLAH VERGİSİDİR.YOKSA ÇALIŞMAKLA ELDE EDİLEMEZ.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...